Ben Taraftar Değilim! Bilakis Taraftarım!

Ben Taraftar Değilim! Bilakis Taraftarım!

Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun.

Ben taraftar değilim… Taassubun taraftarı değilim.

Bilakis taraftarım… İslam ümmetine taraftarım.

Hak ve batılın birbirine karıştığı, Müslümanların taraftar olup taassubu hikmet zannettikleri dönemlerde fitne her Müslümanın hanesine girer. Bu dönemlerde fitne kaçınılmaz ve her Müslümana musallat olduğu için Şari’ selameti uzlette göstermiştir. İmam Müslim (rahimehullah)’ın Ebu Hureyre (radıyallahu anhu)’dan tahric ettiği hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

مِنْ خَيْرِ مَعَاشِ النَّاسِ لَهُمْ رَجُلٌ مُمْسِكٌ عِنَانَ فَرَسِهِ فِى سَبِيلِ اللَّهِ يَطِيرُ عَلَى مَتْنِهِ كُلَّمَا سَمِعَ هَيْعَةً أَوْ فَزْعَةً طَارَ عَلَيْهِ يَبْتَغِى الْقَتْلَ وَالْمَوْتَ مَظَانَّهُ أَوْ رَجُلٌ فِى غُنَيْمَةٍ فِى رَأْسِ شَعَفَةٍ مِنْ هَذِهِ الشَّعَفِ أَوْ بَطْنِ وَادٍ مِنْ هَذِهِ الأَوْدِيَةِ يُقِيمُ الصَّلاَةَ وَيُؤْتِى الزَّكَاةَ وَيَعْبُدُ رَبَّهُ حَتَّى يَأْتِيَهُ الْيَقِينُ لَيْسَ مِنَ النَّاسِ إِلاَّ فِى خَيْرٍ

“İnsanların içinde en çok hayır üzere yaşayanlarından biri, Allah yolunda atının dizginini tutup düşmanın sesini veya düşmana karşı hücum feryadını işit­tikçe o atın üzerinde uçan, öldürmeyi ve ölümü yerinde arayan adamdır. Veyahut şu tepelerden bir tepenin üstünde veya şu vadilerden bir vadinin içinde küçük bir koyun sürüsünün içinde olan ve namazını kılan, zekâtını veren ve eceli gelinceye kadar Rabbine ibadet eden, insanlara hayır­dan başka bir şey yapmayan kimsedir.”

Bu hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) iki adamdan bahsediyor ki ikisi de çok hayırlı bir hayat sürdürmektedirler. Biri Allah yolunda cihad eden ve atını büyük bir azim ve şevk ile düşmana karşı koşturan ve Allah yolunda şehadeti arayan adamdır. Diğeri ise insanların arasından ayrılmış, kanaatkâr ve kendini ibadete vermiş ve mümkün olduğu kadar insanlara hayırda bulunan kişidir.

Hafız Ebu Zekeriyya en-Nevevi (rahimehullah) bu hadisi “İnsanlar fesad içinde olduğu zaman uzletin müstehab olması babı” altında getirmiştir. Zira İslam topluluğun hayır üzere olduğu ve hayrı ve adaleti gaye edindiği zaman şüphesiz en büyük hayır, bu toplumun hâkimiyeti için cihad etmek ve canını vermektir. Ama İslam topluluğu fesad içinde olduğu zaman, amelî fitne ve zulüm olduğu zaman, hayır onu gayesinde ve hareketinde terk etmektir ve Allah (celle ve âlâ)’nın emirlerinde sebat etmek ve gücü nispetinde hayır için çalışmaktır.

Hadisin beyan ettiği gibi, bu tam bir uzlet değildir çünkü İslam cemaatini terk etmek ferd için helak olması demektir ve şer’an caiz değildir; lakin fesada uğramış İslam cemaatinin fesadına iştirak etmemek ve fasit gayelerini ve amellerini terk etmektir. Bunun için Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) “namazını kılan, zekâtını veren” ve “insanlara hayırdan başka bir şey yapmayan kimsedir” buyurmuştur.

Münkeri ve münker sahibini terk etmek daima son çaredir. Kişinin acizliğinden ötürü kendi dinini ve canını korumak için başvurması zorunlu olan bir davranıştır. Yoksa asıl olan münkeri el veya dil ile değiştirmektir. Lakin kişi münkere veya münker sahibine üstün gelmekten aciz olduğu için, o münkere ve sahibine buğz ederek terk etmekten başka bir çare göremez.

Bazı dönemlerde vaki olan fitneler işte insanı böyle aciz bırakır. Bu fitneler büyük kasırgalar gibi her yeri dolaşır ve yakınlaştığı her şeyi içine çeker. Bunları zapt etmek veya bunlara galip gelmek mümkün değildir. Tek çare uzak durmaktır.

Ama dikkat edersen kardeşim, uzak duran da fitneden nasibini almıştır. Terk ederek fitne onun üstünde de etkisini göstermiştir.

Dediğim gibi, bu tür fitnelerden kimse kaçamaz. Çünkü bu tür fitneler Müslümanların taraftar oldukları, taassubu hikmet zannettikleri fitnelerdir. Bunun için kasıtlı veya kasıtsız fitnenin taraftarı olurlar. Hatta olanları artık fitne olarak değerlendirmezler. Bilakis olanlara tarafına münasip bir isim verirler ve ismin iktiza ettiği şer’î hükümlerin icra edilmesini savunurlar.

İşte bu fitne dönemlerinde insanlar iki kısma ayrılır: Kalpleri düz istikamet ehli ve kalpleri eğri yamuklar.

Allah (celle ve âlâ) şöyle buyuruyor:

الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ

“Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar “İman ettik” demeleri ile bırakılıverileceklerini ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun onlardan önce geçenleri Biz imtihan etmişizdir. Allah elbette doğru olanları da bilir, yalancı olanları da bilir.”[1]

İbn-i Abbas (radıyallahu anhuma) “Allah (celle ve âlâ)’nın “bilmemiz için” kavli; ayırmamız, belli etmemiz, ortaya çıkarmamız için manasındadır” demiştir.[2]

Fitneler en büyük imtihan vesilelerindendir. Çünkü fitne dönemleri herkesin özünü ortaya çıkarır. Herkes kendini, gerçeğini gösterir. Bu dönemlerde muttakinin takvası zahir olur ve asinin kibri meşhûd hâle gelir. Salihin aydınlığı intişar eder ve fasit kişi karanlığını kusar.

Bu dönemlerde adalet ehli daha da garipleşir, anlaşılmaz ve metruk hâle gelir. Bedbahtlar ise fitne ateşini tutuşturmak için odun hamallığını kârlı bir iş zannederler ve bu hususta çok çalışkan olurlar.

İşte şu zamanda Müslümanların arasına böyle bir fitne düştü. Hilafet taassupçuları ve Cephe taassupçularının besledikleri bir ateş.

Nedir o fitne?

Benim burada fitne olarak kastettiğim, İslam ümmetini ikiye ayıran ve vahdeti bozan azgınlık değildir. Mazlumun zalime karşı koyması, Müslümanın canını, malını ve ırzını korumak için kendini müdafaa etmesi fitne değildir. Bilakis fitne, hak sahibini hakkından men etmektir.

Hayır! Ben bu fitneyi kastetmiyorum. Bu fitnenin iki tarafı yoktur. Bilakis bu fitnenin sahibi bellidir.

Bu fitnenin sahibi, eski Irak Şam İslam Devleti ve yeni ismiyle Hilafet olarak adlandırılan topluluktur. Bu cemaat mevcut İslam ümmetini hiçe sayarak kendi ümmetini inşa etmeye girişmiştir. Kendi ümmetini de iki ayaklı tek bir esas üzerinde tesis etmiştir. Bu esasın bir ayağı ilan edilmiş olan hilafetin kabul edilmesidir ve ikinci ayağı bu hilafeti kabul etmeyenlerden teberri etmektir. Her kim bu esası kabul ederse Hilafetin ümmetidir ve her kim bu esası kabul etmezse Hilafetin ümmeti değildir.

Ama İslam ümmeti sadece bir tane olur. Şu hâlde mevcut olan hakiki İslam ümmetiyle oluşturulmaya çalışılan suni ümmet arasında elbette bir fitne olacaktır.

Bu fitnenin neticesi olarak nice samimi Müslüman ümmetten koptu, Müslümanın hürmetini ve kanını kendine helal gördü. Hilafetin tasni(suni, yapay) ettiği ümmete katılmayanları en hafif haliyle akidesi bozuk veya fasık veya baği veya hatta mürted gördü. Her haliyle teberri edilmesi zorunlu olan ve kötülenmeyi hak eden muhalif olarak gördü.

Ben bu fitnede tarafsız değilim… Asla! Bu fitneye ilişkin tarafım malumdur. Kitap ve Sünnet ve imamlarımızın yoludur. İslam’ın yolu ve ümmetin yoludur. Ben mez’ûm[3] hilafetin suni ümmetinden değilim. Ben vakıada mevcut olan ve hakiki olan İslam ümmetindenim ve onun taraftarıyım.

Benim taraftar olduğum ümmet sadece Allah (celle ve âlâ)’ya ibadet etmek ve O’na şirk koşmamak esası üzerinde toplanmış olan ümmettir. Bu manada ümmetin her ferdi benim için muhteremdir; canı, malı ve ırzı haramdır. İslam’ın hakkı müstesna.

Allah (celle ve âlâ) şöyle buyuruyor:

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ

“Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Sizin Rabbiniz de Benim. O hâlde yalnız Bana ibadet edin.”[4]

El-Kefevî (rahimehullah) şöyle der: “Ümmet, bir işin veya dinin veya zamanın veya mekânın bir araya getirdiği cemaattir.”[5]

Çünkü الأمُّ (el-emmu) kasıttır. İbn-i Manzur (rahimehullah) “أَمَّهُ يَؤُمُّهُ أَمّاً إذا قَصَدَهُ (kişi bir şeyi kastettiği zaman emmehu, yeummuhu, emmen denilir)” der. Şu hâlde ümmet; bir kasıtta, gayede birleşmiş olan topluluktur. Ortak kasıt, ayet-i kerimede geçtiği üzere Allah’a ibadettir: Sizin Rabbiniz Benim. O hâlde yalnız Bana ibadet edin.”

Ebu Muhammed el-Beğavi (rahimehullah) şöyle diyor: “(Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz) yani milletiniz, dininiz (tek bir ümmettir) yani tek bir dindir. O da İslam Dini’dir. Böylece Allah, İslam’dan hariç bütün dinleri batıl kılmıştır. Ümmetin aslı tek bir maksat üzere olan cemaattir. Şeriat bunun için bir ümmet kılınmıştır. Çünkü ehli bir maksatta bir araya gelmiştir.”[6]

Allah (celle ve âlâ)’ya ortak koşmayan, O’na itaat eden ve Rasûlü Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’e tabi olan herkes benim için İslam ümmetindendir. Bunun için “Hilafet cemaatini” de ümmetten sayıyorum. Lakin “Hilafet cemaatine” mensup olanlar, sadece kendi ihdas ettikleri esası kabul edenleri ümmetten saydıkları için bize ümmetten biri olarak ihtiram etmiyorlar.

Bilahare, ben bu fitnede tarafsız değilim. Benim tarafım “Hilafet cemaatinin” teberri ettiği İslam ümmetidir.

O hâlde benim kastettiğim fitne, selamet, uzlette olan fitne nedir?

Adalet ve insafa boyun eğmeyen, cahil, kan susamış taassubun tutuşturduğu ve beslediği fitnedir. Bu taassup ne Kur’an ve Sünnete ve ne de Rabbani imamlara itibar etmez ve tabi olmaz. Gayesi, kendi hizbini en yüce kılmaktır. Ne pahasına olursa olsun.

Ya Hilafetçi olacaksın veyahut Cepheci. Cepheci değilsen Hilafetçisin. Hilafetçi değilsen Cephecisin. Sanki kendilerine vahiy inmiş. Kur’an veya Sünnette beyan edilmemiş olan onlara beyan edilmiş. Veya semadan nida edilmiş “Ya Hilafetçisin ya Cepheci!”

Ama taassup böyledir. Aklı yoktur. Sadece kibir, hırs ve cehalet…

Bunun için akıl sahibi çaresiz kalır. Neyi, nasıl izah edeceksin? Gözünü, kulağını cehalet kiriyle tıkamış mütekebbire ne anlatabilirsin? Ya onun dilinden konuşacaksın; bu takdirde gözünde doğru olursun. Veya ona muhalif konuşacaksın; bu takdirde gözünde kötü olursun… Cehalet ve kibir bataklığına saplanmış zavallılar!

Ama maalesef bu taassup bugün ümmete yön veren bir güç oldu. Bundan ötürü ümmetin çoğunluğu için ümmetin oğullarını bu batıl ölçüye göre yargılamak bir doğru oldu. Kim bu batıl kalıba uyuyorsa makbul oldu -en rezilleri bile-. Ve kim bu kalıba uymuyorsa metruk oldu -en azizleri bile-.

İşte büyük fitne budur! Hakkın yerini batıl aldığı zaman ve batıl hak olarak kabul gördüğü zaman, işte o zaman imtihan büyüktür. Her Müslüman için ama özellikle hak ehli için.

Bir Müslümanın tasavvuruna, tasdikine ve istidlaline hâkim olan sadece Kitap ve Sünnet olmalıdır. Aksi takdirde nazarı ve yargısı fasit olur. Bu, büyük bir zarardır. Ama daha da büyük olan zarar, sadece Kitap ve Sünnetten beslenen nazarı dalalet olarak görmektir. Ama taassubun hâkim olduğu yerde Kitap ve Sünnete ittiba dalalet olarak görülür. Çünkü garip ve anlaşılmazdır.

İşte ben bu fitneden selim olmak için, kalbimin hür kalması ve sadece Kur’an ve Sünnete bağlı kalması için uzleti seçtim. Bu fitneyi ve şakşakçılarını terk ettim. “Davetçilerinizi kendi sürülerinizden çıkarın” dedim.

Müslümanlar arasında vaki olan ihtilaflar hakkında yazmaktan daima imtina ettim. Çünkü yazı bakidir. Ama olaylar ve bu olaylar hakkında yapılan değerlendirmeler değişkendir. Özellikle olaylar çok hızlı değiştiği zaman yazı çok kusurlu bir alete dönüşebilir.

Bunu daha önce “İslam Devleti” ile alakalı bir yazımda izah etmeye çalıştım. 4 Safer 1436 tarihli bu yazımda (bundan 9 ay önce) harfiyen şöyle yazmışım:

“Gelen soru şöyleydi: ‘Selamun aleykum. İslam’a göre bir devletin İslam Devleti hükmünü alabilmesinin şartları nelerdir? Halife nasıl seçilir? Bu bağlamda Irak ve Şam’daki devlet İslam Devleti midir? Hilafeti fıkhi ve geçerli midir?’ 

Ben de bu soruda gelen ilk iki soruya cevap verdim ama son iki soruya cevap vermedim. Vermememin sebebi, yukarıda zikrettiklerimdir ve buna ilaveten Müslümanların arasında maalesef vaki olmuş olan ihtilafa girmemek içindi. Çünkü “Bu ihtilafa girmek istenilse de istenilmese de hazırda Müslümanların nazarına hâkim olan taassubu körüklemektir. Kastettiğim El-Kaide ve taraftarları ve Devlet ve taraftarları arasındaki ihtilaftır. Aslında ihtilafın teferruatına girilir ve ihtilaf şer’î zabıtlara arz edilir. Akabinde ihtilaf Allah (celle ve âlâ)’nın izniyle çözülür. Lakin bu öyle hastalıklı bir ihtilaf ki teferruata girmek yeni ihtilaflara sebebiyet veriyor. Ve her ihtilaf sadece iki taraftaki taassubu körüklüyor. Bunun için bu ihtilafa hiç girmek istemiyorum. Irak ve Şam İslam Devleti şer’î bir devlet midir? İlan edilen hilafet meşru mudur? Benim de bu mevzularda âcizane bir görüşüm var. Soranlardan da gizlemiyorum. Ama bunu yazıya dökme konusunda Allah’tan korkuyorum. Mevcut ihtilafa istemeden de olsa iştirak etmekten, Müslümanların birbirilerini kastetmelerinde bir payımın olmasından, ahirette altından kalkamayacağım yükleri yüklenmekten dolayı Allah’tan korkuyorum. Ben acizliğimi itiraf ediyorum ve ümmetin şu zamanda çok büyük bir imtihan ile yüzleştiğini uyarıyorum. Herkesin Rabbi huzurunda duracağı ve yaptığı işlerin mes’uliyetini yükleneceği gün yakındır.”

Bundan 9 ay önce yazmış olduğum bu cevapta, geçmiş sene Ramazan ayında ilan edilmiş olan hilafetin hükmüne ilişkin açık cevap vermedim ama işaret ettim. Aynı yazının devamında “Hazırda Müslümanlara Şeyh Ebu Bekir el-Bağdadi’ye bey’at etmelerini vacip görmüyorum” dedim. Eğer hilafeti meşru görmüş olsaydım ve el-Bağdadi’yi meşru halife görmüş olsaydım ona bey’at vermeyi de şer’an vacip görürdüm.

Ama yukarıda bahsettiğim bağnazlığın hâkim olduğu bir ortamda ya bir tarafın ağzından konuşacaksın veya çamur atılacaksın.

Böylece bu yazıyı yazmamın sebebine de gelmiş olduk.

Son zamanlarda şu manada sözler duymaya başladım. Ben hilafetçiymişim ve hilafeti meşru görüyormuşum, hatta Müslümanları el-Bağdadi’ye bey’at vermeye çağırıyormuşum. Başkalarına göre ise, benim akidemle Hilafet Cemaati’nin akidesi birmiş ve Hilafet Cemaati’ne muhalif olanları Murcie olarak görüyormuşum.

Benim nazarımda bu sözleri uyduranlar ve taşıyan ve yayanlar ya idrak kabiliyetinden yoksun ahmaklardır veya kalpleri eğri yalancılardır. Ben bunları çok gördüm. Onlar doğruluk ve adaletten yoksun nasipsizlerdir.

Şu yazıyı bu ikiyüzlülerin beğenisini kazanmak için yazmıyorum. Bu içi farklı dışı farklı, dilleri çatallıların yakınlığından zarardan başka bir şey gelmez.

Hayır! Şu yazıyı yazmamın tek sebebi, bu asılsız sözlerin bana nispet edilmesini inkâr etmek içindir. Çünkü her şeye rağmen hayrın bu ümmette olduğunu biliyorum ve beni yanlış bilmelerini istemem.

Bunun için burada açık söylüyorum: Hicrî 1435 senesinin Ramazan ayının ilk Cuma gününde Irak Musul Merkez Camisi’nde ilan edilmiş olan Hilafet meşru bir hilafet değildir. Bu hilafetin destekçilerinden değilim ve hiç kimseyi bu hilafete katılmaya çağırmıyorum. Ebu Bekir el-Bağdadi meşru bir halife değildir. Dolayısıyla ona bu manada verilen bey’atler de gayri meşrudur. Ben kimseyi Ebu Bekir el-Bağdadi’ye bey’at vermeye çağırmıyorum.

Benim tarafım, İslam ümmetinde görüş ve söz sahibi olan Ebu Katade el-Filistini, Muhammed el-Makdisi, Süleyman bin Nasır el-Ulvan gibi Rabbani âlimlerin, Eymen ez-Zevâhiri gibi cihad ve halk önderlerinin ve cemaat emirlerinin tarafıdır. Bunun hilafına hakkımda söylenenler asılsız ve yalandır.

Akideme gelince, benim akidem Hadis ve Sünnet Ehli imamların akidesidir. Ne Hilafet Cemaati’nin akidesidir ve ne de Cebhetu’n-Nusra’nın akidesidir. Ben akidemi cihad cemaatlerinden değil Kur’an ve Sünnetten ve bu ümmetin selefinden alırım.

İrca ise, itikadî bir bid’attir ve tanımı bir cemaate muhalefet değildir. Bilakis irca iman tarifinde bir sapmadır. Her kim bu sapık itikada sahipse kötülenmeyi hak eder. İster Hilafet Cemaati’nde olsun ister muhaliflerinde olsun.

Ama bir tarafın yaptığı gibi, Hilafet Cemaati’ni kötülemediğim için hilafetçi oldum. Ve diğer tarafın yaptığı gibi, hilafete muhalif olanları kötülemediğim için de cepheci oldum.

İşte sizin aklınız ancak bu kadarına yeter!

Kendinizi ölümsüz mü zannediyorsunuz? Hayır! Siz de hesaba çekileceksiniz. Ahirete iman etmişseniz dilinizin yularını nasıl bu kadar gevşetirsiniz, anlamıyorum!

Rabbinizin huzurunda durduğunuzda bu iftiralarınızla yüzleşmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz? Heyhat!

Sizin gibi kör bir taassup içinde adaletten ve insaftan yoksun Hilafet Cemaati’ni yerden yere vurmadığım için veya Cebhetu’n-Nusra’ya hak yoldan sapmış sahveci demediğim için mi hilafetçi veya cepheci oldum?

Hâlbuki bundan 9 ay önce niye bu fitneden uzak durduğumu açıklamıştım. O yazıda şöyle demişim: Bu ihtilafa girmek istenilse de istenilmese de hazırda Müslümanların nazarına hâkim olan taassubu körüklemektir. Kastettiğim, El-Kaide ve taraftarları ve Devlet ve taraftarları arasındaki ihtilaftır. Aslında ihtilafın teferruatına girilir ve ihtilaf şer’î zabıtlara arz edilir. Akabinde ihtilaf Allah (celle ve âlâ)’nın izniyle çözülür. Lakin bu öyle hastalıklı bir ihtilaf ki teferruata girmek yeni ihtilaflara sebebiyet veriyor. Ve her ihtilaf sadece iki taraftaki taassubu körüklüyor. Bunun için bu ihtilafa hiç girmek istemiyorum. Irak ve Şam İslam Devleti şer’î bir devlet midir? İlan edilen hilafet meşru mudur? Benim de bu mevzularda âcizane bir görüşüm var. Soranlardan da gizlemiyorum. Ama bunu yazıya dökme konusunda Allah’tan korkuyorum. Mevcut ihtilafa istemeden de olsa iştirak etmekten, Müslümanların birbirilerini kastetmelerinde bir payımın olmasından, ahirette altından kalkamayacağım yükleri yüklenmekten dolayı Allah’tan korkuyorum. Ben acizliğimi itiraf ediyorum ve ümmetin şu zamanda çok büyük bir imtihan ile yüzleştiğini uyarıyorum. Herkesin Rabbi huzurunda duracağı ve yaptığı işlerin mes’uliyetini yükleneceği gün yakındır.”

Ama her söz nafile! Taassupçunun tek bir doğrusu vardır… Kendi doğrusu!

Lakin Fuzuli’nin dediği gibi: “Söylesem tesiri yok. Sussam gönül razı değil.”

Aslında sizin gibilerin beni kötülemesi beni mutlu ediyor. Çünkü sizin gibi taassupçular daima istikamet ehline iftiralar atmışlar ve onları karalamaya çalışmışlardır. Sizin gibi doğruluktan, adaletten ve insaftan bihaber olanların beni yalanlarla kötülemeye çalışmaları beni ancak daha da emin ediyor. Sizin gibi eğri dostlarım olmadığı için Rabbime hamd ediyorum. Yoksa siz gibi olmaktan korkarım. Zira kişi dostunun dini üzeredir. Herkes kimi dost edindiğine iyi baksın. Çıkarcıların çıkar dostlukları köpük misalidir… İçi boş şekil.

Evet! Bu yazıyı bu eğrilerin beğenisini kazanmak için yazmıyorum. Ama bu eğrilerin körükledikleri taassuptan Müslümanları uyarmak için ve benim hakkımda yaydıkları yalanları inkâr etmek için yazıyorum.

Evet! Ben Irak Şam İslam Devleti’nin ilan ettiği hilafeti meşru görmüyorum. Bu hilafete çağırmıyorum ve bu hilafeti desteklemiyorum. Ebu Bekir el-Bağdadi’yi meşru halife görmüyorum ve ona bey’at vermeye çağırmıyorum. Bilakis hilafet üzere alınmış olan bey’atlerin geçersiz olduğunu söylüyorum.

Evet! Bu manada taraftarım. İslam ümmetine, âlimlerine, önderlerine ve evlatlarına saldıranlara, canlarını, mallarını ve ırzlarını kendine helal görenlere, Müslümanları bölenlere ve birbirine düşürenlere karşı tarafım.

Lakin taassubun tarafı değilim. Semavi nasslar hariç kimse beni bir taraftarlığa zorlayamaz. İslam ümmeti sadece Cebhetu’n-Nusra’dan mı ibarettir? Veya sadece Hilafet Cemaati’nden mi ibarettir? Böyleyse şayet durum, getirin delillerinizi boyun eğeyim.

Hayır! Benim müşahede ettiğim ümmet Cebhetu’n-Nusra’dan daha geniştir. Evet! Cebhetu’n-Nusra da bu ümmetin bir parçasıdır. Benim taraftar olduğum ümmetin bir parçasıdır. Cundul’l-Aksa, Türkistan cemaati, Özbek cemaatler ve Suriye’de Allah yolunda cihad eden diğer küçük-büyük cihad cemaatleri de benim taraftar olduğum ümmetin bir parçasıdır. Ve Yemen, Cezayir, Somali, Afganistan, Kafkasya ve diğer cihad cepheleri benim taraftar olduğum ümmetin bir parçasıdır. Ve İslam’ın aslını bozmamış olan diğer İslami hareketler, cemaatler ve tebaaları da benim taraftar olduğum ümmetin bir parçasıdır.

Hatta sizler ey bağnazlar! Benim taraftar olduğum ümmetin bir parçasısınız. Ama ben sizin ve sizin ifrazatlarınızın taraftarı değilim.

“Ey Allah'ım! Cebrail, Mikâil ve İsrafil’in Rabbi! Gökleri ve yeri yoktan var eden! Görüleni ve görülmeyeni bilen (Allah'ım)! Kullarının ayrılığa düştükleri şeylerde onların arasında ancak sen hükmedersin. Hakkında ihtilâfa düşülmüş olan hakka beni izninle hidayet et! Çünkü Sen dilediğini doğru yola hidayet edersin.” Âmin.

 

[1] El-Ankebût 1-3

[2] Camiu’l-Beyan 3/160. Muessesetu’r-Risale, birinci baskı h.1420

[3] ismi varolup cismi olmayan(gerçeği olmayan). 1) sözü edilen ancak gerçekte var olmayan; 2) adı olmasına karşın görevini, etkinliğini yerine getirmeyen.

[4] El-Enbiya 92

[5] El-Külliyat 176. Muessesetu’r-Risale, ikinci baskı 1419

[6] Meâlimu’t-Tenzil 5/353. Dar-u Tayyibe, dördüncü baskı h.1417

9 Eylül, 2015 Tarık Ebu Abdullah

Etiketler: