Ümmetin İmtihanı: Bağdadi’nin Hilafeti

Ümmetin İmtihanı: Bağdadi’nin Hilafeti

Allah’a hamd olsun. Allah’ın Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun.

Bundan sonra…

Her şeyin bir ömrü vardır. Bu ümmetin de bir ömrü var. Ve ömrünün son dönemlerinde bazı önemli hâdiseler vaki olacaktır. Es-Sâdiku’l-Emîn (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) bize bunlardan haber vermiştir. Bu hâdiselerden imtihan cihetinden en çetin olanı muhakkak ki Deccal’ın fitnesi olacaktır. Allah (celle ve âlâ) tüm Müslümanları Deccal’ın fitnesinden korusun. İsa (aleyhissalatu vesselem) semadan nüzul edecek, salibi (haçı) kıracak ve domuzu öldürecek. Ve Deccal’ı kendi elleriyle öldürecektir.

Ondan evvel ise Mehdi zuhur edecek. Zulümle kararmış dünyayı Sünnetin adaletiyle aydınlatacak. O, vaktinde en faziletli Müslümanlara, yani Taifetu’l-Mansura’ya imam olacak ve İstanbul’u ve Roma’yı fethedecek.

Ama bundan evvel büyük bir savaş (el-Melhemetu’l-Kubra) vaki olacak. Rum Ehli 80 sancak, her bir sancağın altında 10 bin savaşçıyla Halep şehrinin yakınlarında kalan el-A’mâk’a veya Dâbık’a inecekler. Mehdi’nin ordusu onlara karşı çıkacak. Bu ordunun üçte biri kaçacak. Allah (celle ve âlâ) onların tevbelerini asla kabul etmeyecek. Üçte biri bu savaşta şehid olacak. Bunlar Allah indinde en faziletli şehidlerden olacaklar. Ve ordunun geri kalan üçte biri Allah’ın nusretiyle Rumlara galip gelecek ve akabinde İstanbul’u fethedecekler.

Büyük olaylar büyük imtihanlarla beraber gelir. Sıkıntılar, dertler, eziyetler, savaşlar ve fedakârlıklar olmadan hak batıldan ayrışmaz. Hak zahir olduktan sonra sabredenler, sebat edenler ve hakkın mücadelesini verenler; ancak bunlar hak ile ve hak üzere zafere ve kurtuluşa gidebilirler.

Güncel hâdiseler Nebevi haberlere arz edildiğinde Rumların el-A’mâk veya Dâbık’a inmelerine çok fazla bir zamanın kalmadığını bize gösteriyor. El-Melhametu’l-Kubra vuku şartlarının tamamlanmasını bekliyor. Mehdi, İsa (aleyhissalatu vesselam) ve Deccal da. Herkes Allah (azze ve celle)’nin emrini bekliyor.

İnsanlığın ömründe yaşanacak bu büyük olay aynı zamanda evvelinde zorunlu olarak tahakkuk etmesi gereken büyük fitnelerin de (imtihanların da) habercisidir.

İslam ümmetinin şu asırda yüzleştiği bu imtihanlardan belki de en büyüğü Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ilan ettiği hilafettir. Çünkü bu fitne avam arasında vaki olan bir fitne değildir. Bilakis, havas arasında yani ulema, hukema (hikmet önderleri) ve bil husus mücahidler (ve özellikle Tevhidin müdafileri olanlar) arasında vaki olmuş olan bir fitnedir.

Uzun bir mücadele süreci sonrasında oluşmuş olan evrensel cihad cephesini ikiye bölen, binlerce, on binlerce Müslümanın kanlarını akıtan, mücahidi mücahide, Tevhid savaşçısını Tevhid savaşçısına karşı düşman yapan büyük bir fitne.

Lakin bu fitne Allah’ın keremiyle bitti. Hamd Allah’a mahsustur.

Çünkü Hilafet Cemaati’nin resmi sözcüsü olan Ebu Muhammed el-Adnani Hilafet Cemaati hakkında varid olan kapalılıkları zahir eden, şüpheleri izale eden ve aleyhine apaçık bir burhan oluşturan resmî bir konuşma yayınladı. Kastettiğim, 1436 Zi’l-Hicce ayının son günü Muessesetu’l-Furkan tarafından قل للذين كفروا ستغلبون başlığı ile yayınlanmış olan en son konuşmasıdır.

Muhakkak Hilafet Cemaati Müslümanlara kendi meşruiyetini ispat eden ve muhalifi kötüleyen çok şüpheler telkin etti. Birçok samimi Müslüman doğruyu görmekte hakikaten çok zorluk çekti. Hilafet Cemaati uzun zaman hakikatini İslam şiarlarıyla kamufle etmeyi başardı. Ancak Adnani’nin son açıklaması Hilafet Cemaati’nin artık gizlemek istemediği gerçeğini herkesin gözüne görünür kıldı.

Adnani’nin bu beyanatından sonra hâlâ Hilafet Cemaati’nin taraftarlığını yapanlar, gerçekten dinlerinde itham edilmeye müstahaktırlar.

Konumuz bu beyanat değildir. Bunun için buna girmek istemiyorum. Sadece şu kadarını söylemek istiyorum. Bu beyanat, hem mahiyeti hem sahiplerinin mahiyeti hem ona taalluk eden hükümler ve hem de akabinde cereyan edecek olanlar itibariyle aynı hicrî 37’de Harurilerin büyüklerinden olan Zeyd bin Husayn et-Tâi’nin Harura ehlinin Nehravan’a inmeden evvel yaptığı konuşması gibidir.

Dediğim gibi, konumuz Adnani’nin konuşması değil; konumuz, Bağdadi Cemaati’ni Müslümanlar için asrımızın belki en büyük fitnesi olma durumuna getiren sebeptir: Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ilan etmiş olduğu hilafet.

Belki birileri “Ne yani? Hilafet fitne midir?” diye soracak. Elbette hayır! Şer’an emredilmiş ve ilk müessisi Allah’ın elçisi olan bir müessese nasıl fitne olabilir?(!) Bilakis bu müessesenin teşri sebebi fitnelerin izalesidir.

Lakin fitne, hakikatte var olmayan hilafeti varmış gibi göstermektir. Ve buradan intikalen haksız yere mahremlere el uzatmak, Müslümanları ve aralarındaki ilişkileri ifsad etmektir. Müslümanlara meseleyi bir iman küfür meselesi gibi göstermektir. Ya Bağdadi’nin hilafetini ikrar edersin veyahut ilahi şeriata düşman olursun. (Derim ki: İlahi şeriata kâfirden başka kim düşman olur?(!))

Yoksa Bağdadi’nin hilafeti semadan mı nazil olmuş? Bağdadi’nin hilafeti şer’î ölçülere mutabık olmak zorunda değil midir?

Evet! Şüphesiz ki hilafetin ikamesi ümmetin en önemli vazifelerindendir. Ümmetin din ve dünya işlerini şer’î bir idare olmadan yürütmesi imkânsızdır. Nebevi siyaset ve Raşid halifelerin sünneti buna delildir. Müslümanların tefrikalar ve ihtilaflardan arınmalarının ve hakiki temkin sahibi olmalarının tek yolu budur. Bunun için imamın nasp edilmesinde ve vilayetlerin (valiliklerin) kurulmasında ulema icma etmiştir.

Şu hâlde “Mademki imamlığın (hilafetin) tensip edilmesi vaciptir, o zaman el-Bağdadi’nin ilan ettiği hilafeti niye kabul etmiyorsunuz?” diye sorulabilir.

Buna cevaben derim ki: Çünkü Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ilan ettiği hilafet üç cihetten meşru değildir:

Birinci cihet: El-Bağdadi’nin hilafeti, hilafetin şer’î maksatlarına muhaliftir.

İkinci cihet: El-Bağdadi’nin hilafetinde şer’î tensip yollarından hiçbiri tahakkuk etmemiştir.

Üçüncü cihet: El-Bağdadi’nin hilafetin vakıada hakikati yoktur.

Bu cevabın izahına girmeden evvel önemli olduğu için birkaç hususa temas etmek istiyorum.

BİRİNCİ HUSUS: İMAMIN (HALİFENİN) TENSİBİ İCMA-İ ULEMA İLE MÜSLÜMANLARA FARZDIR.

Bir topluluğun idaresi iktidar sahibi bir kişide toplanmazsa, topluluğun fertleri arasında anlaşmazlıklar ve bölünmeler kaçınılmazdır. Muhtelif ferdi maslahatları ve toplumun maslahatlarını kendi aralarında ve Allah (azze ve celle)’nin emriyle uyum içinde korumak için nihai söz sahibi bir idare zaruridir.

Bu zaruretten ötürü sahabe (radiyallahu anhum) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in vefatından sonra ümmeti başsız bırakmamak için hemen toplumun imamını belirlemekte acele etmişlerdir. Sahabe (radiyallahu anhum) her ne kadar şahıs hakkında ihtilaf etmişlerse de bir imamın acilen tayin edilmesi gerektiğinde ihtilaf etmemişlerdir ve nihayet İmam Ebu Bekir es-Sıddîk (radiyallahu anhu)’nun imamlığında ittifak etmişlerdir.

Bu daha sonra da Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in ayak izlerinden çıkmayan beş Raşid halifenin sünneti olmuştur. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in vefatından sonra 30 sene hüküm süren Nebevi hilafette en önemli husus, Nebevi siyasetin korunması ve imamlığın belirlenmesi olmuştur.

Bu, onların miras aldıkları Nebevi siyasetin lüzumuydu. Zira İmam Ahmed (rahimehullah)’ın tahric ettiği hadiste Abdullah bin Amr (radiyallahu anhu) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu söyler:

لَا يَحِلُّ لِثَلَاثَةِ نَفَرٍ يَكُونُونَ بِأَرْضِ فَلَاةٍ إِلَّا أَمَّرُوا عَلَيْهِمْ أَحَدَهُمْ

“Üç kişiye, başlarına bir emir tayin etmeden yeryüzünün herhangi bir yerinde bulunmaları helal değildir.”

Ve İmam Müslim (rahimehullah)’ın İbn-i Ömer (radiyallahu anhuma)’dan tahric ettiği hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyuruyor:

مَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِى عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً

“Biatsiz ölen, cahiliye ölümlerinden bir ölüm üzere ölmüştür.”

Bunun için İslam uleması imamın tensip edilmesini icma ile farzı kifayettir demişlerdir.

Ebu’l-Hasan el-Mâverdi (rahimehullah) şöyle der: “İmamı akdetmek (kararlaştırmak) icma ile vaciptir.”[1]

Muhammed eş-Şirbini el-Hatib (rahimehullah) şöyle der: “İmametin (İmamu’l-Azam’ın) akdedilmesi farz-ı kifayettir. Nitekim ümmet için dini ikame eden, sünneti muzaffer kılan, mazlumun hakkını zalimden alan, herkes için tüm hakları hikmet ile koruyan bir imamın varlığı zorunludur.”[2]

Ebu Abdullah İbnu’l-Ezrak el-Ğırnati (rahimehullah) şöyle der: “Bu şer’î vacibin, yani imamı tensip etme (uygun görme, seçme) vacipliğinin hakikati, dini ve din ile dünya siyasetini korumada Şari’yi temsil etmesine döner. Bu niyabeti (vekillik, naiblik, bir işi biri adına yapmak) itibariyle hilafet ve imamlık olarak isimlendirilmiştir. Zira mahlûkatın varlığında maksut yalnız dünya değil, dindir.”[3]

Ve İmam İbn-i Teymiyye (rahimehullah) şöyle der: “İslam’daki tüm vilayetlerin (yönetim unsurlarının) gayesi, dinin tamamıyla Allah’ın olması ve Kelimetullahın en yüce olmasıdır. Zira Allah (subhanehu ve teâlâ) yaratılışı sadece bunun için yaratmıştır ve kitapları ve Rasûlleri bununla göndermiştir. Rasûl ve mü’minler bunun için cihad etmişlerdir.”[4]

İKİNCİ HUSUS: İMAMIN (HALİFENİN) TENSİP EDİLMESİ ACİLEN VACİPTİR. TEHİR EDİLMESİ CAİZ DEĞİLDİR.

Bunun delili, sahabe (radiyallahu anhum) ecmain’in Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in tedfin (gömme) işlerini tehir edip acilen imam tayin etme ve ona biat etme işlerine girişmiş olmalarıdır.

Hafız en-Nevevi (rahimehullah) şöyle diyor: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in defin işlerini Pazartesi gününden Salı günün son vakitlerine kadar tehir etmelerinin sebebi biat işleriyle meşgul olduklarından dolayıdır. Ta ki teçhiz ve defin işlerinde çıkacak ihtilafları arz edebilecekleri ve emrine itaat edecekleri bir imamları olsun ve böylece tartışmaların ve ihtilafların önüne geçmiş olsunlar. En önemlisi buydu. Allah-u Â’lem.”[5]

Ve Ebu Hâmid el-Gazali (rahimehullah) şöyle diyor: “Dikkat et! İlk asırda Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefatında sahabe nasıl da imamın tensip edilmesinde ve ona biat etmekte acele etmişlerdir. Ve bunun nasıl kesin, hemen ve acilen yerine gelmesi gereken bir farz olduğunu kabul etmişlerdir. Dikkat et! Bu konuda hiç gevşek davranmamışlardır ve bunu geciktirmemişlerdir. Öyle ki bunun için Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in tedfin işlerini dahi terk etmişlerdir. Çünkü onlar şunu iyi biliyorlardı: Bir anlık bile olsa belki imamsız kaldıkları zaman öyle bir felaketle karşılaşacaklar ki veya öyle büyük bir hâdisenin içine girecekler ki görüşler ayrılacak ve itaat ve tabi olunanlara karşı çıkılacak. Bundan ötürü nizam çökecek, birlik bozulacak ve ahkâm yıkılacak. Bunun için hemen bu işe koyuldular ve bunun haricinde hiçbir işin üstünde durmadılar.”[6]

ÜÇÜNCÜ HUSUS: HİLAFET EMRİNİN İLLETİ CEMAATTİR.

İllet, Şari’nin teklîfî hükmü irtibatlandırdığı alamettir. Usulcülerin ıstılahında illet, Şari’nin hükmü bağladığı munzabıt zahir vasıftır, denilir.

Fıkıhta şer’î hüküm illetle devran eder. İlletin yokluğu hükmün de yokluğunu iktiza eder. Lakin illetin varlığı zatıyla hükmün varlığını veya yokluğunu iktiza etmez.

Yani illetin varlığı zatıyla daima hükmün de varlığını gerektirmez. Bilakis şartların oluşması ve manilerin kalkmasıyla varlığı iktiza eder. Lakin illetin yokluğu doğrudan hükmün de yokluğunu gerektirir.

Mesela vaktin girmesi namazın farz olmasına sebeptir (illettir). Vakit girmediği müddetçe namaz farz olmaz. Lakin vaktin girmesi kendi zatıyla zorunlu olarak her mükellefe vaktin namazını farz kılmaz. Çünkü bazı maniler vaktin namazını mükellefe farz olmaktan engelleyebilir. Mesela hayız gibi. Veya bazı şartların oluşmamış olması bazı fertlere namazı farz yapmaz. Mesela buluğa girmemiş olmak gibi.

Konumuz olan imamlığa (hilafete) gelince, teklîfî hükmü farz-ı kifayedir ve Şari tarafından irtibatlandırılan alamet, yani illeti cemaatin varlığıdır.

İmam Ahmed (rahimehullah)’ın tahric ettiği hadiste Abdullah bin Amr (radiyallahu anhu) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu söylüyor:

لَا يَحِلُّ لِثَلَاثَةِ نَفَرٍ يَكُونُونَ بِأَرْضِ فَلَاةٍ إِلَّا أَمَّرُوا عَلَيْهِمْ أَحَدَهُمْ

“Üç kişiye, başlarına bir emir tayin etmeden yeryüzünün herhangi bir yerinde bulunmaları helal değildir.”

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) emir tayin etme emrini üç ve fazla kişinin beraberliğine yani cemaatin varlığına bağlamıştır.

Eş-Şevkani (rahimehullah) şöyle der: “Herhangi bir yerde veya seferde olan üç kişiye (emirliğin) emredilmiş olması, köy ve şehir halkı gibi sayıları çok daha fazla olanlar ve aralarında zulümlerin def edilmesi ve husumetlerin giderilmesi gerekenler için emredilmiş olmasını daha evlasıyla gerektirir. Bunun için burada, Müslümanlara imamlar, valiler ve idareciler tensip etmek vaciptir, diyenler için delil vardır.”[7]

Binaenaleyh, İslam cemaatine imamlığı (halifeyi) tensip etmek elbette vaciptir. Zira illeti (cemaat) mevcuttur. Lakin mücerred illetin varlığı zatıyla kayıtsız ve şartsız şer’î hükmün de varlığını gerektirmez. Bilakis şartların oluşmuş ve manilerin kalkmış olması muhakkak muteberdir. Eğer şartlar oluşmamışsa veya maniler varsa o zaman İslam cemaati öncelikli olarak acilen şartları oluşturmakla veya manileri gidermekle mükelleftir.

DÖRDÜNCÜ HUSUS: İSLAM DEVLETİ’NİN (HİLAFETİN) ESASİ VASFI, TEMKİN VE ŞEVKETTİR.

Devletin hakikati devlet sahibinin (halifenin) siyasete temkinidir, yani güç ve şevkete sahip olmasıdır. Bu temkini ya Müslüman halktan ve halkın önderlerinden aldığı destekle elde eder. Bu asıl olandır. Veya zorla elde eder. Bu arızi ve ancak zaruret hâlinde muteberdir. Devlet sahibi her hâliyle şeriatın icrası için, topluluğun bütünlüğünü ve maslahatlarını korumak için ve düşmanları def etmek için temkin sahibi olmak zorundadır. Bunun için imamlığın (hilafetin) tanımında aranan en esasi sıfat, temkindir.

Şu ayetler buna delildir:

الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ

“Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde temkin verirsek (iktidar mevkiine getirirsek) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülüğü yasaklarlar.”[8]

Bu ayet-i kerimede, yeryüzünde dinin aslına ve teferruatına ilişkin tüm hükümlerin infazı için güç ve otoritenin, yani temkinin şart olduğuna açık işaret vardır. Bunun için âlimlerden bazıları, “onlar” Raşid halifelerden Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’dir, demişlerdir. Çünkü الذين “onlar” lafzı bir önceki ayete Onlar ‘Rabbimiz Allah'tır’ demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar”, yani muhacirlere dönüyor, demişlerdir. Muhacirlerin arasından da halife olmuş olan sadece dört tane vardır; bunlar da Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (radiyallahu anhum)’durlar.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي

ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Sizden iman edip salih ameller işleyenlere Allah şöyle va’d buyurdu: Kasem olsun ki onlardan evvelkileri istihlaf ettiği (hâkim kıldığı) gibi onları da yeryüzünde muhakkak istihlaf edecek (hâkim kılacak) ve elbette onlara kendileri için razı olduğu dinleri için temkin (icra kudreti) verecek ve elbette onları korkularının ardından güvene erdirecektir. Hakkımda hiç bir şeyi şerîk koşmayarak hep Bana ibadet edecekler (etsinler). Kim de bundan sonra küfranda bulunursa artık onlar hep fasıklardır.”[9]

Allah (subhanehu ve teâlâ) bu ayet-i kerimede yeryüzünde istihlafı (egemen olmayı) tanımlarken, İslam dinini icra edebilmek için temkin ile tanımlamıştır. Kendilerinde ve çevrelerinde tevhidi ikame ederek, şirki izale ederek ve İslam şiarlarını zahir kılarak güvene kavuşacaklarını va’d buyurmuştur. Lakin bunun için arza galip ve egemen olmak (istihlaf) elzemdir.

Binaenaleyh, devletin tanımında en esasi unsur, güç ve egemenliktir.

BEŞİNCİ HUSUS: HİLAFET ZATINDA MAKSAT DEĞİLDİR, MAKSADA VESİLEDİR.

Şer’î hükümler kendi zatında matlub olan maksatlar ve kendisinden gayrisi için matlub olan vesileler olarak taksim edilir.

İmamlık (hilafet) icma-i ulema ile vacip olmasına rağmen ikame edilmesi nasslarda emir sığasıyla tasrih edilmemiştir. Yani imam olun veya imamlığı oluşturun, hilafeti ikame edin gibi açık bir emir Kur’an ve Sünnette geçmiyor. Ulema, hilafetin vacipliğini yukarıda zikri geçen Abdullah bin Amr hadisinden ve emire itaati emreden ayet ve hadislerden ve Nebevi siyasetten istinbat etmişlerdir.

Hilafetin zatında açık emredilmemiş olması zatında maksud olmadığındandır. Bilakis maksuda vesile olmasındandır.

Şüphesiz imamlığın (hilafetin) önemi çok büyüktür. Bundan ötürü onu en önemli vesile olarak kabul etmemiz muhakkak mümkündür. Lakin bu durum onu yine de zatında gaye olmayan bilakis kendisi haricinde maksatların tahakkuk etmesine hizmet eden bir vesile olmaktan çıkarmaz.

Bazı bid’at fırkaların hilafına Ehl-i Sünnet’te devlet idaresi imani bir mesele değildir. Bilakis Mesâlih-i Mürsele (menfaat ve iyiliğe vasıta olan şey)’dendir ve ehemmiyeti, vesile olduğu maksatlara tabidir. İslam Devleti’nin veya hilafetin konumu “bir vacibin itmamı için zorunlu olan da vaciptir” kaidesine tabidir. İzzuddin bin Abdusselam (rahimehullah) şöyle der: “Şüphesiz ki kadıların ve valilerin tensip edilmesi, umumi ve hususi maslahatların celbi için vesiledir.”[10]

Genel olarak hilafet mevzusunda önemli olan bu beş husustan bahsettikten sonra, bilhassa Ebu Bekir el-Bağdadi’nin hilafet iddiasına yukarıda verdiğim cevabın izahına girebiliriz.

Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ilan ettiği hilafet meşru değildir, dedik çünkü:

Birinci Cihet: El-Bağdadi’nin Hilafeti Şer’î Maksatlara Muhaliftir.

Yukarıda hilafetin kendi zatında maksat olmadığını, kendisinden başka bir maksada vesile olduğunu söylemiştim. Hilafetin vesile olduğu maksat, raiyyenin (halkın) maslahatlarını muhafaza etmesidir.

İmam eş-Şafii (rahimehullah) şöyle der: “İmamın halk ile konumu velinin yetim ile konumu gibidir.” İmam eş-Şafii (rahimehullah)’ın bu sözü Ömer (radiyallahu anhu)’nun şu sözüne dayanır: “Allah’ın malında kendimi yetime veli olanın konumuna indirdim. İhtiyaç duyduğumda ondan aldım ve imkânım olduğu zaman onu iade ettim. Muhtaç olmadığım zamanda ise ondan uzak durdum.”

Buradan intikal ederek ulema şu genel kaideyi istihrac etmişlerdir: “İmamın (halifenin) halk üzerindeki tasarrufu (halkın) maslahatı ile bağımlıdır.”[11]

Yani imamın (halifenin) ve umumen Müslümanların işlerini tevelli eden (üstlenen) herkesin yaptıkları, âmmenin (toplumun, halkın) maslahatına dayanması gerekir ve maslahatını maksat edinmesi lazımdır. Aksi takdirde imamlığı geçerli ve sahih değildir.

Binaenaleyh şöyle diyebiliriz: Hilafetin maksadı halifenin âmmeye müteveccihen ( halka yönelik) üzerine vacip olan amelleridir.

Ebu’l-Hasan el-Mâverdi (rahimehullah) “el-Ahkâmu’s-Sultaniyye” adlı kitabında “ona (halifeye) âmmeyle alakalı on şey lazım gelir” dedikten sonra on madde zikrediyor. Bunlar ihtisar ile şu maddelerdir:

Bir: Dini selefin icma ettiği hususlara uygun muhafaza etmek. İki: Davalılar arasında dinî hükümleri adaletle tatbik etmek. Üç: Topluluğu himaye etmek ve toplumun bedensel ve iktisadi emniyetini sağlamak. Dört: Allah’ın ve kulların haklarının korunması için hadleri ikame etmek. Beş: Müslümanların ve anlaşmalı olanların kanlarını ve mallarını korumak için düşmana karşı harp hazırlığı yapmak, toplumun savunması için kaleler ve engeller inşa etmek. Altı: Allah’ın dinini bütün diğer dinlere üstün kılmak. Bunun için davet etmek, İslam’a girmemekte inatlaşanlara karşı cihad etmek. Yedi: Zekât ve feyleri şer’an emredilmiş surette ve zulüm etmeden toplamak. Sekiz: Beytu’l maldan almaya hak sahibi olanlara vaktinde alacaklarını adaletle vermek. Dokuz: Emniyeti sağlayacak ve halka nasihat edecek kişiler görevlendirmek. On: Topluluğun işleri ve durumları ile bizzat meşgul olmak. Böylece ümmetin idaresi ve milletin himayesi daha iyi sağlanır.”[12]

El-Mâverdi (rahimehullah)’ın saydığı bu on maddeyi şu üç ana maddede toplayabiliriz:

Bir: Dini ikame etmek.

İki: Raiyyeyi (halkı) himaye etmek.

Üç: Allah yolunda cihad etmek.

Bunlar hilafetin maksatlarıdır. Bunlar tahakkuk ettiğinde hilafet sahih ve şer’an bağlayıcıdır. Aksı takdirde değildir.

Çünkü bir lafzın değeri hakikatine delalet ettiği orandadır. Hakikatine delalet etmeyen bir lafzın değeri yoktur, yani lafız yok gibidir.

Lafzın hakikatleri ise o lafzın maksatları vesilesiyle bilinir. Dolayısıyla lafzın maksatları tahakkuk etmediği zaman hakikati de yoktur. Ve yukarıda geçtiği gibi hakikati olmayan bir lafzın değeri yoktur. Yani lafız yok gibidir.

Lafız (isim) olmadığı zaman şer’î hüküm de yoktur. Çünkü şer’î hüküm isme terettüb eder.

Binaenaleyh, Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ilan ettiği hilafet şer’an yoktur, yani batıldır çünkü maksatları tahakkuk etmiyor.

Bazıları muhakkak “İslam Devleti şeriat ile hükmediyor, cihad ediyor ve halkını himaye ediyor” diyerek söylediğime itiraz edecektir.

Derim ki: Evet, zahiren durum böyledir. Lakin hakikatte durum bunun aksinedir. Bunu anlayabilmek için raiyyenin tanımı önemlidir.

Raiyye, maslahatları ve işleri gözetilmek üzere birisine tevelli edilmiş olan insan topluluğudur.

Hilafette tevelli eden halifedir ve onun gözetmekle mükellef olduğu topluluk tüm Müslümanlardan ve zimmîlerden tekevvün eden halktır. Yani tüm İslam ümmetidir ve buna ilaveten zimmet altında olan Kitab Ehlidir.

Hilafet Cemaati ise ümmet kavramını kendisine göre tanımladı ve hilafete tabi olanları ümmet saydı. Hilafete tabi olmayanları ise şeriata muhalif ve düşman ilan etti.

Böylece Müslümanların safını böldü ve Müslümanları ihtilafa, tefrika ve savaşa sürükledi. Meşru biatleri iptal etti ve biatlerine sadık kalanların kanlarını helal gördü. Muhaliflerini tekfir etmeyi ve kanlarını akıtmayı din edindi. Müslümanların maslahatlarını bırak korumayı bilakis ifsad etti.

İkinci Cihet: El-Bağdadi’nin Hilafetinde Şer’î Tensip Yollarından Hiçbiri Tahakkuk Etmemiştir.

Ulemanın ittifakıyla imamlık şu üç yoldan biriyle munakit olur (akdolunur):

Birinci yol: Hazır imamın halefini ahdetmesi veya Ehlu’l-Halli ve’l-Akd’a belirlediği adaylardan birisini tayin etmelerini ahdetmesi.

Bu, el-Bağdadi için vaki olmamıştır. Bunda şüphe yok. Bu bağlamda Molla Muhammed Ömer (rahimehullah) için ispat edilmeye çalışılan hilafete hiç girmek istemiyorum. Çünkü o çok müşkül bir konudur. Her hâliyle el-Bağdadi bir önceki halife tarafından ahdedilmiş birisi değildir. İster bu evvelinde meşru bir halife olmadığından olsun ister evvelinde meşru halife onu tayin etmediğinden olsun.

İkinci yol: Ehlu’l-Halli ve’l-Akd’ın beyat etmesi.

Bu yol da el-Bağdadi için tahakkuk etmemiştir.

Çünkü Ehlu’l-Halli ve’l-Akd, insanların genel hacet ve maslahatlarında müracaat ettikleri âlimler ve topluluğun önder kişileridir. Yani bir topluluğun genel hacet ve maslahatlarında görüşlerine başvurdukları, istişare ettikleri ve tevcihler sordukları kişilerdir.

Dolayısıyla Ehlu’l-Halli ve’l-Akd’i belirleyen muayyen bir mevki değil, topluluğu oluşturan fertlerin teveccühüdür.

İşte bundan ötürü Ehlu’l-Halli ve’l-Akd’ın biat etmesiyle imamın imamlığı gerçekleşir ve halkın fertlerine seçilen imama biat etmek vacip olur. Çünkü Ehlu’l-Halli ve’l-Akd, halkın dinî ve dünyevi işlerini tevelli ettikleri hakiki önderleridir. Bu kişilerin desteği ve itaatiyle imam halka egemen olur.

Halifenin imam olacağı topluluk ümmettir. Dolayısıyla halifenin tensip edilmesinde muteber olan da ümmetin Ehlu’l-Halli ve’l-Akd’idir. Hilafet Cemaati’nin kendi saflarından tayin ettiği Ehlu’l-Halli ve’l-Akd değil.

“Ümmetin Ehlu’l-Halli ve’l-Akd’i kimdir” diye sorulursa derim ki: Ümmetin ilmî, fikrî, siyasi, askerî veya hareki (idari) önderliğinde ittifak ettiği şahsiyetlerdir. Bunların başında şüphesiz Eymen ez-Zavâhiri (hafızahullah) gelmektedir. Ve sonra ümmetin muasır imamları olan Allâme Ebu Katade el-Filistini, Allâme Süleyman el-Ulvan, Allâme Ali bin Hudayr, Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi, Şeyh Ebu Munzir eş-Şenkiti ve diğer görüş sahibi ve tabileri olan Rabbani âlimler. Sonra dünyanın değişik cephelerinde küffara karşı cihad eden cihad cemaatlerinin emirleri. Ve ümmet üzerinde etkili olan cemaat ve hareket önderleri.

Evet! Ümmetin bütün görüş önderlerine ulaşmak ve hepsiyle istişare etmek şart değildir ve zaten bu mümkün de değildir. Lakin ulaşılması mümkün olanlarla istişare edilmesi şarttır. Allah (celle ve âlâ) “aralarında işleri meşveret iledir”[13] buyurmaktadır. Özellikle konu ümmet için çok büyük ehemmiyet ifade eden hilafet olduğu zaman. Ve özellikle istişare etmekle ve itaat etmekle şer’an mükellef olduğun bir emirin var olduğu zaman.

Elbette mümkün olduğu kadar kanaat önderleriyle yapılan yeterli istişarelerden sonra hilafet ilanı kabul görürse ve bunun akabinde biat meclisine iştirak edebilenler hilafet şartlarına haiz olan kişiye biat verdiklerinde hiçbir Müslümana biate itiraz etmek caiz olmaz.

Lakin ümmetin tanımadığı, yani ümmet indinde itibar kazanmamış bilakis cemaat idaresi tarafından tayin edilmiş meçhullerin biat etmesiyle hilafet biatinin mün’akit (akdedilmiş) olduğunu iddia etmek ve bunun için bütün Müslümanlara biatin şer’an vacip olduğunu, biat etmeyenlerin baği ve hilafetin meşruiyetine itiraz edenlerin şeriat düşmanları olduğunu söylemek apaçık zulüm ve fesattır.

Üçüncü yol: İmamın güç kullanarak galip gelmesi.

Bu aslen meşru değildir. Çünkü bu yolla ümmetin iradesi heder ediliyor ve hakkı gasp ediliyor. Mutlak surette, güç kullanarak imam olanın imamlığı meşru ve sahihtir denilse, kendisinde güç zanneden herkese (ister imamlık şartlarına haiz olsun ister olmasın) bir yol açılmış olur. Bu takdirde hilafet için şeriat tarafından koyulmuş olan tüm ölçüler değersiz olur ve düzensizlik galip gelir.

Kaideye göre şer’an madum olan hissen de madumdur. ( şeriata göre varlığı olmayanın hakikatte de varlığı yoktur)

Dolayısıyla aslen güç kullanarak galip gelenin imamlığı meşru değildir.

Ancak zaruri bir durum vaki olduğunda ve imamlığın maksatları ancak bu surette tahakkuk edecekse o zaman ulema imamlığın (hilafetin) bu yolla akdedilmesini meşru ve sahih kabul etmişlerdir.

Hafız İbn-i Hacer (rahimehullah) şöyle der: “Zorla üstün gelmiş olan sultana itaatin vacip oluşunda, onunla beraber cihad etmenin ve ona itaat etmenin ona karşı çıkmaktan daha hayırlı olduğu hususunda fukaha icma etmiştir. Nitekim böyle davranmakla kanın akması engellenmiş ve halkın huzuru korunmuş olur.”[14]

Özellikle fitne zamanlarında ve ümmetin imamdan yoksun olduğu zamanlarda bu yolla imamın tensip edilmesi zaruretten kabul edilir. Zira aksi takdirde oluşacak olan durum daha zararlıdır.

Misal, imamın vefatı veya herhangi bir sebepten ötürü imamlıktan ayrılması akabinde imamlık iddiasında bulunan taraflar arasında fitne çıktığında fitneyi söndürebilecek, toplumun birliğini sağlayacak ve dini ikame edecek adalet ve salah sahibi birisi, taraflara galip gelir ve imamlığını ilan ederse muhakkak sahih olur ve herkesin ona itaat etmesi vacip olur.

Ebu Zekeriya en-Nevevi (rahimehullah) şöyle der: “İmam ölür ve imamlık şartlarını karşılayan birisi istihlaf edilmeden (yani imamın halefi olarak ahdedilmeden) ve biat verilmeden (yani Ehlu’l-Halli ve’l-Akd’den biat almadan) imamlığa kalkışır ve insanları gücü ve ordusuyla itaate zorlarsa Müslümanların bütünlüğünün sağlanması için hilafeti geçerli olur.”[15]

Binaenaleyh şöyle diyebiliriz: Ulema, zorla imamlığa geçen kişinin imamlığının sıhhati için iki şart aramaktadır:

Birincisi: İmamlık şartlarına haiz olması.

İkincisi: Fitnenin engellenmesi, Müslümanların vahdetini sağlamak veya dinin ikamesi gibi bir maslahatın varlığı.

Ebu Hâmid el-Gazali (rahimehullah) şöyle der: “Hilafete kalkışan kişide ilim ve takva yönünden kusur bulunursa ve azledilmesi hâlinde karşı koyulmayacak bir fitnenin çıkmasından korkulursa o zaman onun imametinin geçerliliğine hükmederiz. Zira böyle bir durumda, ya imam değişimi sebebiyle bir fitne kızıştırırız ve zikrettiğimiz şartların eksikliği sebebiyle Müslümanları daha büyük bir zarara sokmuş oluruz. Hâlbuki imamet şartlarının gayesi Müslümanların maslahatının korunmasıdır. Binaenaleyh, fazilet uğruna asıl maslahat yıkılmaz. Bu, bir saray inşa etmek için şehri yıkmaya benzer. Veyahut da ülkenin halifesiz olduğuna ve hükümlerin geçersiz olduğuna hükmetmeliyiz ki bu muhaldir. Nitekim biz, bağilerin kendi ülkelerinde verdikleri hükümlerin buna ihtiyaçlarından ötürü geçerliliğine hükmediyoruz. Şu hâlde zaruret ve ihtiyaç vaki olduğunda nasıl olur da imametin sıhhatine hükmetmeyiz?”[16]

Şu hâlde el-Bağdadi’nin hilafeti zorla galip gelmiş olan bir imamın hilafeti de değildir. Çünkü hilafet ilanı mevcut bir fitneyi bitirmemiştir. Bilakis fitnenin sebebidir. Buna ilaveten Hilafet Cemaati kimseye de galip gelmemiştir ki akan kan durdu ve vahdet sağlandı diyelim ve huzur ve selamet ortamının devamı için zorla olmuş olsa da Müslümanların maslahatı için halifeye itaat edilmesi lazım gelir diyelim.

Velhasıl imamın (halifenin) şer’î tensip yollarından hiçbiri el-Bağdadi için söz konusu değildir.

Üçüncü Cihet: El-Bağdadi Hilafetinin Vakıada Bir Hakikati Yoktur.

Yukarıda geçtiği gibi, temkin ve şevket devletin vücut şartıdır. İmamın temkin ve şevketi ise, işlerini tevelli ettiği halkından gelmektedir. Bu manada gücünün iki kaynağı vardır:

Bir: Halkı tevcih eden hakiki önderleri. Yani Ehlu’l-Halli ve’l-Akd dediğimiz topluluk.

İki: Halkın rızası. Hilafetin hakiki olması için muhakkak halkın (ümmetin) rızası gereklidir. Bunun en büyük delili Raşid halifelerin (radiyallahu anhum)’un imamlık seçiminde halkın rızasına itibar etmiş olmalarıdır. Ve nasıl itibar etmeyecekler ki? Gücünü halktan almayan, halkı tarafından desteklenmeyen bir imam nasıl imamlık yapacak? Halkın rızasını kazanmayan bir imam ancak güç, şiddet ve zulüm ile halka boyun eğdirebilir.

İşte Ebu Bekir es-Sıddîk (radiyallahu anhu) ümmetin ilk halifesinin seçiminde Ensarın rızasına çok önem vermiştir. Sa’d bin Ubâde el-Ensari’nin fitnesi sebebiyle Muhacir ve Ensar arasında tartışmalar başlayınca Ebu Bekir es-Sıddîk (radİyallahu anhu) şöyle dedi: “Ey Ensar! Biz Muhacirleriz. İslam’a ilk girenleriz. Arapların en saygınlarıyız. Kâbe’nin komşularıyız. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in en yakın akrabalarıyız. Siz İslam’da kardeşlerimizsiniz. Dinde beraberiz. Yardım ettiniz, desteklediniz ve varlığınızı paylaştınız. Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın. Emirler bizden ve vezirler sizden olsun. Araplar Kureyş’ten başkasına boyun eğmezler. Allah’ın Muhacir kardeşleriniz için dilediği üstünlüğü onlardan men etmeyin. Zira Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “İmamlar Kureyş’tendir” buyurmuştur. Şu iki adamdan birini seçin.”[17]

İbn-i Sa’d (rahimehullah) Tabakât’ında Ebu Bekir (radiyallahu anhu)’nun şöyle dediğini rivayet ediyor: “İşte Ömer! Ve işte bu ümmetin emini Ebu Ubeyde! Arzu ettiğinize biat edin!”[18]

Ve Ömer (radiyallahu anhu) şöyle demiştir: “Bana birileriniz ‘Vallahi Ömer ölürse falana biat edeceğim’ dediği ulaştı. Sakın insanlar, Ebu Bekir’e biat birden oldu ve bitti, diyerek kendilerini aldatmasınlar. Evet! Öyle olmuştu. Lakin Allah böylece büyük bir şerden korudu. Ayrıca insanların itaatten geri durmayacakları Ebu Bekir misli biri aranızda yoktur. Kim Müslümanlarla istişare etmeden bir kişiye biat ederse ne ona biat edilmiş olur ve ne de o biat etmiş olur. Ancak kendilerini öldürülme tehlikesine sokarlar.”[19] Eseri, İmam el-Buhari (rahimehullah) sahihinde tahric etmiştir.

Ömer (radiyallahu anhu)’nun sözü, insanların rızası gerekli olduğuna açık delildir. Nitekim Müslümanlarla istişare etmeden, yani onların görüşlerini ve kabullerini almadan verilen biatin geçersiz olduğunu söylemektedir.

Ve Osman (radiyallahu anhu)’nun imamlığı akdedilmeden evvel Abdurrahman bin Avf (radiyallahu anhu) Müslümanların arasında dolaştı ve görüşlerini ve meyillerini tahkik etti. Sonra kararını vererek Ali (radiyallahu anhu)’ya şöyle dedi: “Ey Ali! İnsanlarla görüştüm ve Osman’dan başkasını bu iş için uygun bulmadıklarını gördüm. Bundan ötürü kendinde kusur arama.” Sonra Ali (radiyallahu anhu) Osman (radiyallahu anhu)’ya biat etti. Eseri, İmam el-Buhari (rahimehullah) el-Misver bin Mahrame (rahimehullah) yoluyla sahihinde tahric etmiştir.

Amr bin Meymun’un rivayetinde Abdurrahman bin Avf (radiyallahu anhu) Ali (radiyallahu anhu)’ya yönelerek, “Senin, herkesçe bilinen Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e yakınlığın ve İslam’da önceliğin vardır” diyerek sözlerine başlıyor.

Evet! Ali (radiyallahu anhu)’nun insanlar arasında fazileti malum ve sabittir. Lakin Abdurrahman bin Avf (radiyallahu anhu) insanların teveccühünü ve kabulünü ölçü almıştır. Ve bunun için Osman (radiyallahu anhu)’ya biat etmiştir.

Ve Ali (radiyallahu anhu) insanlar kendisine halife olarak biat ettikten sonra minberden kendilerine şöyle hitap etti: “Ey insanlar! Bu sizin karar vereceğiniz bir iştir. Sadece sizin tayin ettiğinizin bu işte hakkı vardır. Dün bir iş (biat) üzere ayrıldık. Dilerseniz bu işi sizin için üstlenirim. Ama dilemezseniz (bırakırım ve) kimseye kızmam.” Bunun akabinde insanlar “Biz dün ne üzere ayrıldıysak onda daimiz” dediler.[20]

Evet! Görebildiğin gibi bu ümmetin ilk imamları olan Raşid halifeler ve diğer sahabe (radiyallahu anhum)’un hepsi imamın tensip edilmesinde halkın rızasına itibar etmişlerdir. Çünkü halkın kabulü olmadan imamın hakikati yoktur. Hakikati olmayan bir imam ise imamlığın maksatlarını gerçekleştiremez.

Şimdi! Nebevi menhec üzere olduğunu iddia eden Bağdadi hilafeti İslam halkının rızasına ne kadar itibar etmiştir? Zerre kadar itibar etmemiştir! Bilakis İslam halkını hiçe saymıştır ve bunun için hakiki egemen olabilmek için tek yol olarak güç ve şiddete başvurmaktadır. Bu ise kesinlikle Raşid halifelerin süluk ettiği Nebevi menhec değildir. Bilakis bu, zalim meliklerin menhecidir.

Evet! Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ilan ettiği hilafet, ümmetin kabulünden ve desteğinden yoksundur. Bunun için ümmetin maslahatlarını korumaya temkini yoktur.

Dolayısıyla herkesin görebildiği gibi sözde hilafet, Müslümanların sıkıntılarına herhangi bir İslam cemaatinden farklı şekilde müdahalede bulunmuyor.

Yaptığı tek hakiki uğraş, velayetler tayin ederek özellikle cihad cephelerini ikiye bölmektir. Sonra o velayette tayin edilmiş olan emire tabi olanlar ümmet oluyor, diğerleri ise şeriat düşmanları sahavat oluyor.

Hilafet Cemaati’nin girdiği, ancak tevbe ederek ve rüşde dönerek çıkabileceği bir kör döngüdür. Hilafet Cemaati İslam ümmetini hiçe saydığı için desteğini alamıyor. Desteklenmediği için de Hilafet Cemaati ümmete düşman oluyor. Düşmanlık gören ümmet de Hilafet Cemaati’ni inkâr ediyor. İnkâr edilen Hilafet Cemaati de muhalifi tekfir ediyor. Ve ve ve…

HULASA:

Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ilan ettiği hilafetin bir meşruiyeti yoktur. Binaenaleyh, üzerine kurulmuş olan tüm şer’î hükümler ve şer’î külfetler de geçersizdir.

Bu bahsi bitirmeden evvel Müslümanların zihnini meşgul edebilecek olan üç şüpheye de kısa olarak cevap vermek istiyorum:

Birinci şüphe: Irak Şam İslam Devleti’nin meşruiyetini başta kabul edenler niye hilafeti meşru görmüyorlar?

Cevap: Irak Şam İslam Devleti’ni meşru görenlerin niye meşru gördüklerinin çok ve farklı sebepleri vardır. Bunların hepsini zikretmek bu dergide yer itibariyle mümkün olmadığı gibi özellikle olup bitenlerden sonra da mümkün değildir. Zira Evrensel Cihad Kıyadesiyle Irak Şam İslam Devleti arasında vaki olan ihtilaflar iki taraf arasındaki ilişkinin karmakarışık olduğunu gösterdi. Irak Şam İslam Devleti ilan edilmeden evvel Irak İslam Devleti mevcuttu. Bu devletin meşruiyetini Evrensel Cihad Kıyadesi tasdik etmişti. Şeyh Usame bin Laden (rahimehullah), Şeyh Eymen ez-Zavâhiri (hafızahullah) ve Şeyh Ebu Yahya el-Libi (rahimehullah)’ın Irak İslam Devleti’nin şer’î bir devlet olduğu yönünde açıklamaları vardı. Suriye topraklarında cihad başlayınca bölgeye komşu olan Irak İslam Devleti’nin cihada dâhil olması çok doğaldı ve bilakis vacipti. Suriye’deki cihad cemaatlerinin de meşru olan ve Evrensel Cihad Kıyadesi tarafından desteklenen bir İslam Devleti’ne katılmaları elbette vacipti. Binaenaleyh, Irak’ta varlığını gösteren İslam Devleti’nin varlık alanını genişletmesi ve Irak ve Şam’da İslam Devleti olması şer’an matlubtu.

Bu bağlamda “Suriye’de faaliyet gösteren diğer cihad cemaatleriyle istişare etmesi gerekmez miydi?” diye sorulursa derim ki:

Elbette devlet ilanı gibi mühim bir meselede diğer cemaatlerle istişare etmesi ve onların rızasını almaları gerekirdi. Ancak devletin sıhhati için bu şart mıydı? Değildi! Çünkü devlet zaten meşru bir devletti.

“Pekâlâ, meşru bir devleti bir cemaat emiri nasıl iptal etti?” diye sorulacak olursa derim ki: İşte bu El-Kaide ile IŞİD ilişkisinde içinden çıkılması mümkün olmayan müşkülelerden sadece bir tanesidir. Ebu Bekir el-Bağdadi Irak (ve sonra) ve Şam İslam Devleti’nin devlet imamıydı. Devlet imamı ya halifedir veya halife tarafından atanmış validir veya bağımsız bir İslam Emirliğinin emiridir.

Bağımsız bir emir değildi çünkü Şeyh Eymen ez-Zavâhiri’ye biatli olduğunu kendisi ikrar etmişti. Halife de değildi; çünkü hilafet makamının üstünde bir idare makamı yoktur. Halife tarafından tayin edilmiş bir vali idiyse o zaman Molla Muhammed Ömer neydi? Zira Eymen ez-Zavâhiri ona biatliydi.

Bu karmakarışık ilişkileri çözmek mümkün olmadığı gibi artık bir önemi de yoktur. Zira Şam Devleti’nin ilanından sonra çok şeyler oldu ve herkes özünü gösterdi.

Asıl soruya geri dönersek, hilafet ilanının ne farkı var?

Birincisi, hilafet ilanının evvelinde zaten ümmetin önderleri tarafından kabul görmemiş bir Şam Devleti var. Bunun için ihtilaf ve tefrika vaki olmuş ve masum kanlar akmış. İki tarafın kabul ettiği hakemin kararına itaat edilmemiş ve birçok Kur’an ve Sünnete muhakemeleşme çağrılarına icabet edilmemiş. Bunun akabinde ve buna rağmen yine de hilafet ilan edildi. Elbette Hilafet Cemaati bu durumun tefrikayı ve masum kanların akmasını arttıracağını iyi biliyordu. Dolayısıyla Hilafet Cemaati ümmeti bilerek bir iç savaşa soktu. Bu, kendi başına ilan edilen hilafetin batıl olduğunu ispat eder.

İkincisi, buna ilaveten şer’î tensip yolları da tahakkuk etmedi. Bu yukarıda geçti.

İkinci şüphe: Şunu bunu bir tarafa atalım. Müslümanların bir hilafeti olması iyi değil midir? Hataları ve yanlışlarıyla beraber en azından şeriatla hükmediyorlar. Buna karşı durmaktansa destekleyip ıslah etmeye çalışmak lazım gelmez mi?

Cevap: Yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi, bu hilafetin hakikati yoktur. Bunun için hilafetin maksatları tahakkuk etmiyor.

Farz edelim ki Ebu Bekir el-Bağdadi imamlık şartlarına haiz olmayan birisi olsa veya fasık birisi olsa veya muhaliflerini kahrederek halifeliğini ilan etmiş birisi olsa ve bununla beraber hilafetin maksatlarını ikame etse, yani Allah’ın dinini hâkim kılsa ve adaletle hükmetse, Müslümanların vahdetini sağlasa ve masum kanların akmasını durdursa, o zaman aslen şer’an imamlığı mun’akit olmasa da Müslümanların maslahatı için zaruretten kabul etmek ve desteklemek lazım gelir deriz.

Lakin Bağdadi’nin hilafeti vahdeti sağlayan değil, vahdeti bozandır; Müslümanların canlarını koruyan değil, kastedendir; adaletle hükmeden değil, zulmen tefsik ve tekfir edendir. Böyle olanları desteklemek değil, inkâr etmek şer’an vaciptir.

Üçüncü şüphe: El-Kaide şeriat için savaşmıyor. Hilafet cemaati en azından şeriat için savaşıyor.

Cevap: El-Kaide şeriat için savaşmıyor demek apaçık zulüm ve iftiradır. Şeriatla hükmetmek bir şeydir, şeriatı ilan etmek bir şeydir. Zayıflık durumunda şeriatı ilan etmek el-Kaide’nin siyaseti değildir. Bu siyasetin doğruluğu veya yanlışlığı tartışılabilir. Lakin şeriatla hükmetmiyor sözü mutlak olarak doğru değildir. İmkânlar nispetinde şeriatla hükmetmeye çalışıyorlar. Bu konuda el-Kaide özellikle bölgenin şartlarını dikkate almayı önemsiyor. Bunun için el-Kaide’nin hâkim olduğu değişik bölgelerde şeriatın farklı güçte olduğunu görebilirsin. Ama muhakkak ki el-Kaide, şeriat için savaşan ve şeriatın bütün yeryüzünde ilan edilmesini ve hâkim olmasını gaye edinmiş olan bir topluluktur.

Bu şüphenin varlığı iki topluluğun hilafete gitme yollarındaki ihtilafa dayanıyor.

Hilafet Cemaati hilafeti kendi zatında maslahat kabul ediyor. Bunun için hilafet ne pahasına olursa olsun muhakkak ikame edilmesi gerekir. Çünkü bizzat maslahattır.

El-Kaide ise hilafeti kendi zatında maslahat değil, maslahatlara vesile görüyor. Bu maslahatların tahakkuk edebilmesi için şartların tahakkuk etmesi gerekir. Çünkü şartlar tahakkuk etmezse maksatlar yerine gelmez ve maslahat hâsıl olmaz. Bilakis mefsedet hâsıl olur. Hilafetteki maslahatların tahakkuk edebilmesi için şart, İslam halkının (havas ve avamın) rızasıdır.

Bunun için el-Kaide hilafet ilanını şartların oluşmasına tabi kılıyor. Hilafet Cemaati ise mücerred topluluğun varlığını emrin uygulanması için mücbir illet görüyor.

Evet! Yukarıda da dediğim gibi hilafet emrinin illeti cemaattir. Lakin illetin tarifinde geldiği gibi, illetin varlığı zorunlu olarak hükmün de varlığını gerektirmez. Bilakis şartların oluşması ve manilerin kalkması elzemdir. Şartlar oluşmuş ve maniler kalkmışsa hilafet ilanını tehir etmek asla caiz olmaz. Lakin şartlar oluşmamışsa veya maniler varsa o zaman acilen şartların oluşturulması ve manilerin giderilmesi lazımdır.

Hilafet için muhakkak maddi güç şarttır. Lakin hakiki olabilmesi için muhakkak ümmetin desteğini alması şarttır.

Hilafet Cemaati’nin doğru yoldan ayrılmış olmasının sebebi de zaten budur. Maddi gücü var lakin ümmetin desteğine sahip değildir. Bunun için maddi gücüne dayanarak ümmeti zor kullanarak boyun eğdirmeye çalışıyor ve zulmediyor.

HATİME: HİLAFET CEMAATİ’NİN VARLIĞI İLAHİ HİKMETTİR.

Bu ümmet bu yazının girişinde ihtisar ile bahsettiğim gibi bazı büyük hâdiselere gebedir. Doğum büyük bir olaydır. Bunun için anne ve çocuk kendilerini 9 ay boyunca doğuma hazırlarlar. İslam ümmeti de böyledir. Doğum için hazırlanması ve yanlışlarından arınması lazım.

Irak İslam Devleti ümmet tarafından kabul gören ve sevilen bir topluluktu. Evrensel Cihad Hareketi içinde yerini almış İslam ümmetinin bir ferdiydi. Suriye’de cihad başlayınca Irak İslam Devleti Cephetu’n-Nusra kimliği ile cihada iştirak etti ve her yerden çok sayıda mücahid saflarına katıldı.

Şam’da devlet ilanından sonra Cephetu’n-Nusra, Irak Şam İslam Devleti’nden ayrıldı. Bu ayrılmayı uzun ve çok olaylı bir süreç takip etti. Burada zikri mümkün olmayan farklı etkenlerden ötürü ilkin Suriye’de ve sonra bütün ümmette iki kutup oluştu: İfrat (aşırılık) ve tefrit (gevşeklik) kutupları. İlki Irak Şam İslam Devleti’nin bünyesinde oluştu. İkinciler Cephetu’n-Nusra’da toplandı. İlkin iki taraf da buna müdahale edemedi. Ancak daha sonraki süreçte iki taraf da bu durumu mualece etmeye giriştiler. Ve gerçek şu ki Cephetu’n-Nusra kendini ıslah etmekte daha başarılı oldu. Irak Şam İslam Devleti’nin marazı ise gittikçe büyüdü ve nihayet onu öldürdü.

Cephetu’n-Nusra’nın kendisini ıslah etmekteki başarısının en büyük sebebi, Rabbani ulemaya ve hikmet önderlerine tabi olmuş olmalarıdır.

Irak Şam İslam Devleti ise doğruyu sadece kendi saflarında ve kendi görüşünde kabul etti. Kibirlendi ve bu ümmetin büyüklerine yüz çevirdi. Bunun için hastalığını tedavi edemedi ve evrensel seviyede ifrat ehlinin toplandığı bir cemaate dönüştü. Bu özellikle hilafeti ilan etmesi ve her yerde valilikler tayin edip mücahidleri ikiye bölmesinden sonra vaki olmuştur. Başka bir tabirle Allah (celle ve âlâ) ümmetin içindeki aşırıları Ebu Bekir el-Bağdadi’nin hilafetinde topladı. Bu manada ümmet içerisinde ve özellikle cihad ehli içinde bir ayıklanma hâsıl oldu.

Ancak bu arınmanın ilk adımıydı. Bu ibtilayı muhakkak başka ibtilalar takip edecektir. Belki cihad cephelerini yakın tarihte bekleyen büyük ibtilalardan birisi siyasal İslamcılığın güç kazanması ve hakiki bir maslahat gibi görünmesi olacaktır.

Müslüman daima iki cihette imtihan edilir. İfrat ve tefritte. Hak yol mustakim yol; vasat yoldur. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in, sahabesine talim ettiği yoldur.

İfrat cihetinden ümmet Hilafet Cemaati’yle büyük bir imtihandan geçti lakin tefrit cihetinden gelecek imtihan henüz önümüzdedir. Allah-u Â’lem.

Ama elinde sönmez nuru olan, hiçbir karanlıktan korkmaz. Sadece bir korkusu vardır. O da nurun sahibini kaybetmektir.

Allah (celle ve âlâ) bizlere sebat-ı kadem versin ve rızasına hidayet etsin. Allahumme Âmin.


[1] El-Ahkâmu’s-Sultaniyye, sayfa 29. (Dar-u Kutubi’l-Arabi, ikinci baskı h.1415)

[2] Muğni’l-Muhtaç, cüz 4, sayfa 229. (Daru’l-Fikr baskısı)

[3] Bedeiu’silk fi Tabaii’l-Mulk, cüz 1, sayfa 71. (Vizaratu’l-İlam, İrak, birinci baskı)

[4] Mecmuatu’l-Fetava, cüz 28, sayfa 38. (Daru’l-Vefa, birinci baskı h.1418)

[5] Şerhu’n-Nevevi ala Muslim 7/36. Dar-u İbnu’l-Heysem baskısı m.2003

[6] Fedâihu’l-Bâtiniyye 171. Muessesetu Dari’l-Kutubi’s-Sekafiyye baskısı

[7] Neylu’l-Evtâr 8/294. Daru’l-Marife, birinci baskı h.1423

[8] El-Hacc 41

[9] En-Nur 55

[10] Kavâidu’l-Ahkâm fi Mesâlihi’l-Enam 1/50. Daru’l-Mearif baskısı

[11] El-Eşbâhu ve’n-Nezâir, 1/233. Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, birinci baskı h.1403

[12] El-Ahkamu’s-Sultaniyye 51. Daru’l-Kutubi’l-Arabi, ikinci baskı h.1415

[13] Eş-Şura 38

[14] Fethu’l-Bari, 7/13. Daru’l-Marife baskısı h.1379

[15] Ravzatu’t-Talibin, 7/266. Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye baskısı

[16] İhya-u Ulumi’d-Din, 1/115. Daru’l-Marife baskısı

[17] El-İkdu’l-Ferîd 2/73. El-Mektebetu’ş-Şâmile

[18] Et-Tabakâtu’l-Kubra, 3/181. Dar-u Sâdır, birinci baskı m.1968

[19] Sahihu’l-Buhari, 6328.hadis

[20] Tarihu’l-Umemi ve’l-Mulûk, 2/700. Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, birinci baskı h.1407

24 Ocak, 2016 Tarık Ebu Abdullah