İstikamet

İstikamet

Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun.

Başından sonuna yaşamak zorunda olduğumuz bir hayatın semeresini, ancak bu hayat son bulunca elde edebiliyoruz. Kişi geçirmiş olduğu bu ömrün son nefesini Müslüman olarak verdiğinde, istikamet üzere öldü, övgüsüne layık olabiliyor. Nitekim Kur’an’a bakıldığı zaman Allah’ın en sevdiği kulları olan peygamberlerin ve salih kulların bile bu son nefesi Allah’ın razı olacağı şekilde vermenin endişesini hissettiklerini müşahede ediyoruz.

“Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim Sahibimsin. Beni Müslüman olarak öldür ve beni salihlerin arasına kat.”

“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak canımızı al.”

Hayatın son demleri kişinin ahiretini kazanması için büyük bir önem arz ediyorsa, o zaman Müslüman kişinin yapması gereken, hayatını istikamet üzere teslim edeceği sebepleri araması ve kendisini bu büyük gayeden uzaklaştıracak durumlardan kaçınmasıdır. İslam’dan yoksun veya İslam olarak bilindiği hâlde İslam olmayan bir dini yaşayan bir toplulukta, gerçek akideyi arayan bir kişinin önünde büyük bir serüven vardır. Bir yanda kendisini hak benim olarak nitelendiren ve her birinin diğerine taban tabana zıt akideye sahip olduğu bir topluluk, diğer yanda hangisinin hak olduğuna cevap veremedikleri, büyük bir soru işareti bulunmaktadır. İşte böyle bir toplumda -Allah’ın en başta hakkı gösterdiği müstesna- hakkı aramanın misali, iğnesini samanların arasına düşüren birinin çaresizce iğnesini araması gibidir. Böyle bir ortamda sahih akideyi bulmakla da iş bitmiyor. Bundan sonra ise kişinin üzerinde önemle durması gereken, hayatının sonuna kadar bu akideyi muhafaza etmesidir.

Bu akide iki şeyle muhafaza edilir. Birincisi, haddi aşmamaktır. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Seninle birlikte tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Ve haddi aşmayın.”

Haddi aşmak sahih akideyi yaşayan kimselerin karşısına çıkacak bir imtihan olacak ki Allah-u Teâlâ kullarını bundan sakınmaları için uyarıyor. Haddi aşmak kişiden kişiye değişebilir. Bazılarında bu, kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir etmesi, malını ve canını helal görmesi gibi bir düşünceyle tezahür ederken, bazılarında ise akideden olan meseleleri bir kenara bırakıp, akideden olmayan meseleleri akidedenmiş gibi savunmak şeklinde ortaya çıkabiliyor. Tıpkı et yememeyi akideden sayıp et yiyenleri tekfir edenlerin, et dışında her haltı yemeleri gibi. Ya da tağuta askerliği, laik devlette -küfür olabilecek- memurluğu, hadis inkâr etmeyi ve bize sadece Kur’an yeter mantığını cazip karşılayıp et yiyenleri Müslüman görmemek gibi. Veyahut bir konuda görüş belirten cemaatin bir ferdinin, kalbi mutmain olmadığı hâlde belirtilen görüşün ihtilaflı kısmını hesaba katmadan sırf cemaati savunuyor diye savunması, daha sonra cemaati görüş değiştirdiğinde bu defa tam tersini savunması da haddi aşmaya örnektir.

Bu akideyi muhafaza etmenin ikincisi ise taviz vermemektir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”

Bu ayette kastedilen zalimlere eğilim göstermek iki şekilde anlaşılır:

Birincisi, zalimlere zulümlerinden dolayı yardım etmektir ki seleften nakledilen kıssalara bakıldığında bu konuda çok hassas davrandıklarını görmekteyiz. Bir rivayette İmam Sevri (rahimehullah)’ın yanına zalim sultana terzilik yapan bir adam gelir ve “Ben sultanın terzisiyim, bundan dolayı onun zulmüne yardımcı olanlardan sayılır mıyım?” der. Bunun üzerine İmam Sevri (rahimehullah) “Hayır, sen zulmün yardımcısı değil, zulmün ta kendisisin. Zulmün yardımcısı sana iğne ve iplik satan kimselerdir.” diye cevap verir.

Bu ayette varid olan zulmedenlere eğilim göstermekten kastedilen ikinci husus ise, onların rızasını elde etmek için -veya başka bir sebepten dolayı- dinden taviz vermektir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Onlar isterler ki sen onlara yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”

Bu hitap peygambere yapılmış olsa bile bütün Müslümanları uyarma amacını da barındırdığı gözden kaçmamalıdır. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, yaşadığımız bu toplumda sahih akideye mensup olan kimselerin önündeki en büyük imtihanlardan bir diğeri taviz vermektir. Çevremizde birçok eski muvahhidin muvahhid oluşlarından bir eser kalmadığını, eskiden küfür dediklerine iman, tekfir ettiklerine Müslüman, reddettikleri tağutlara önder ve reddettiklerini belirttikleri laik eğitim sistemini bir gereklilik gibi gören birçok insan görmekteyiz. Değişimleri ak dediklerine beyaz, kara dediklerine ak dedikleri bir değişim hâline dönüştüğü hâlde, değişime uğradıkları ya da taviz verdikleri her durumu hak olarak isimlendirmeleri bu tür insanların işlemiş oldukları en büyük cürümdür. Çünkü her insan değişebilir ve Allah’ın haram kıldıklarına dalabilir veyahut bu sahih akideden uzaklaşabilir. İşte tam burada Allah-u Teâlâ’nın tevbe olarak isimlendirdiği bir kapıdan geçmek her insanın hak edebileceği bir durumdur. Fakat ne yazık ki bu değişimi geçiren birçok şahsın buna meyletmediklerini görmekteyiz. Bunun sebebi ise yanlış yolda olduklarını kabul etmemeleri, değişimlerinin her evresini hak olarak görmeleri ve bundan dolayı pişmanlık göstermemeleridir. Çünkü tevbe edip hakka ulaşmayı ancak kendi hatasını kabul edenler hak eder. Bunlar ise kendilerini haklı görmekte ve hatalarını kabul etmemekte ısrar etmektedirler. Allah aşkına bir zamanlar tağut deyip reddettikleri insanlara dönüşen, oy kullanmayı şirk görüp sonra particiliğe kayan, asarım, keserim naraları atıp sonra ise asmak kesmek istediklerine “vay kardeşim” diyen bir topluluğun hastalığı ne olabilir? Ya da idamlık bir mahkûmun yollara döşediği yoldaki işaretleri parti çalışmasında kullanıp esnaf ziyaretinde dağıtma gibi bir ahmaklığa götüren bu süreci nasıl izah edebiliriz? Ya da münafıklığı aşikâr insanları dost edinip onlarla arkadaşlık kurmalarını, kendilerine “siz haktan uzaklaştınız” uyarılarını yapanlara, “biz de eskiden senin gibiydik, yakında sen de bizim gibi olursun” diyerek tevhidden bahsedenlerin, bir zaman sonra partiden bahsetmeleri gerçeğini yüzümüze vuran bu dönüşümü nasıl açıklayabiliriz? Kim bilir, nasıl izah eder bilmem ama ben “İman ettim de ve sonra da dosdoğru ol.” diyen bir söz bilirim.

28 Ocak, 2016 Yahya ELVAN

Etiketler: yön