Arap Yarımadasının İslam Davetinin Merkezi Seçilmesi

Arap Yarımadasının İslam Davetinin Merkezi Seçilmesi

Âlemlerin Rabbi Allah (subhanehu ve teâlâ)’ya sonsuz hamd, salât ve selam Peygamberlik silsilesinin son halkası Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, âline, ashabına ve kıyamete dek onlara güzel bir şekilde tabi olanlara olsun. Âmin!

Arap Yarımadası özellikle de Hicaz bölgesi birçok özellik ve ayrıcalığa sahiptir. Bu sahip olduğu özellikleri ve nimetleri Peygamberimizin hayatını bahse konu olan siret eserlerine göz attığımızda az çok tanık olabiliriz. Buna karşılık diğer bölgeler için özellik ve ayrıcalıklar söz konusu değildi. İşte ben inşaAllah bu yazıda bu meseleye kısaca değineceğim. Rabbim beni hakka isabet eden ve batıldan sakınan kılsın! Âmin!

1- Arap Yarımadasının vahyin beşiği olarak seçilmesinin en önemli sebeplerinden biri olarak şunu tayin edebiliriz; o da, Arap Yarımadası özellikle de Mekke ahalisi fesat ve ahlaksızlıkta zirveleri zorluyordu. Öyle ki zenginler ve güç sahibi dışındaki insanların bu bölgede var olma hakkı yok denebilirdi. Bir diğer husus olarak kadınların deyim yerindeyse insan olarak kabul edilmeyişi ki bunun en bariz delili kız çocuklarının küçükken diri diri toprağa gömülmesidir. Bu eylem vahşiliğinin yanı sıra eylemi yapan kişinin kalbinin katılığını, şefkatsiz oluşunu ortaya koyarken bu fiili yapanla ona şahit olanların merhametsizliğinin derecesini ortaya sermektedir. İşte bu ikisi Mekke’nin (Kureyş’in) içinde yaşadığı cahiliyenin ne derece olduğunu bize net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu hususu İslam düşmanı olan Sir William Muir şu temsil ile açıklamaktadır: “Bölge bir volkan gibi patlamaya hazır hâle gelmişti. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) tam zamanında ve tam yerinde geldi ve patlamaya hazır bu volkana bir kıvılcım attı ve böylece volkan patladı.” Devamla şöyle der: “Arap Yarımadasında toplumsal ahval öyle bir raddeye ulaştı ki artık hiçbir şekilde değişime ve ıslaha elverişli değildi. Bu toplumun bir ferdi olan Peygamber (aleyhisselam) da buna yakinen şahitti. Toplumun cahiliyede kat etmiş olduğu mesafe artık neredeyse bu toplumun ıslahı konusunda ümitlerin yitirilmesine neden olmuştur!” İşte böyle bir toplum ve bu toplumu yakinen tanıyan bir Peygamber! Dolayısıyla toplumun düzeltilmesi gereken arızalarını onların içinden çıkacak biri düzeltebilirdi Allah’ın izniyle!

2- Arap Yarımadası dışındaki diğer şehirler hep birilerinin sultası ve otoritesi altındayken Arap Yarımadası böyle bir otoriteyle karşı karşıya bile değildi. Arap beldeleri üzerinde o zaman dünyanın süper iki gücü olan Pers İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu otorite kurmuştu. Bütün dünyayı bu iki süper güç aralarında taksim etmişti. Bu iki devlet de sürekli bir rekabet ve savaş içerisindeydi ve Araplardan olan destekçileri çoğu zaman bu savaşlarda karşı karşıya gelip birbirlerini katletmekteydi. Böylece bu durum Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gönderilişine kadar böyle devam edegeldi. İslam’ın şehidi Seyyid Kutub (rahmetullahi aleyh) bu konuda şunları kaydeder:

“Bugün, bu davanın kendi yolunu izlemesinden ve birtakım sonuçlar elde etmesinden sonra gelişen olayların ve olaylara ilişkin değerlendirmelerin, yaşanan şartların ve bu şartların doğurduğu sonuçların ötesinden baktığımızda… Bugün baktığımızda yüce Allah’ın o zaman diliminde, tüm insanlık için gönderilen ve ta ilk günden itibaren evrenselliği açıkça görülen son dinin merkezi olarak bu bölgeyi seçmesinin hikmetinin bir yönünü kavrayabiliriz.

Bu son dinin doğuşu sırasında medeni dünya aşağı yukarı, dört imparatorluk tarafından paylaşılmıştı: Birincisi: Roma imparatorluğu; Avrupa, Asya ve Afrika’nın bir kısmına egemendi. İkincisi: Fars İmparatorluğu; o da Asya ve Afrika’nın büyük bir kısmında egemenlik kurmuştu. Üçüncüsü: Hind İmparatorluğu. Dördüncüsü: Çin imparatorluğu. Hind ve Çin imparatorlukları dışa kapalı bir karaktere sahiptir. Kendi inanç sistemleri ile siyasal ve diğer ilişkileri ile dış dünyadan soyutlanmışlardı. Bu soyutlanmadan dolayı, insanlık hayatı ve gelişmesi üzerinde ilk iki imparatorluğun gerçek bir etkiye sahip oldukları söylenebilir.

İslam’dan önceki iki semavi din -Yahudilik ve Hristiyanlık- şu veya bu şekilde adı geçen iki imparatorluğun etki alanına girmişlerdi. Birtakım bozulmalara ve sapmalara uğramaları ile birlikte devlet üzerinde bir etkinlikleri de yoktu. Devlet tam anlamı ile onlara egemendi.

Yahudilik bazen Romalıların bazen de İranlıların eline düşen bir kurban gibiydi. Dolayısıyla bu bölgede sözü edilecek bir etkinliği yoktu. Çeşitli etkenler nedeniyle İsrailoğullarından başkasına kapalı bir din hâline gelmişti. Diğer halkları da kanatları altına alma istek ve eğilimi yoktu.

Hristiyanlık ise Roma Devleti’nin gölgesinde doğdu. Roma Devleti İsa (aleyhisselam)’ın doğduğu günlerde Filistin, Suriye, Mısır ve Hristiyanlığın gizlice yayıldığı diğer bölgeleri yönetimi altında bulunduruyordu. Hristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun korkunç baskısı karşısında illegal yollardan yayılıyordu. İmparatorluk yeni inanç sistemini korkunç yöntemlerle sindirmeye çalışıyordu. Bu amaçla on binlerce insanı öldürerek eşi görülmemiş bir soykırım gerçekleştiriyordu. Romalıların baskıcı dönemi bitip Roma İmparatoru Hristiyanlığı benimseyince, putperest Roma efsaneleri ile yine onun gibi putperest olan Grek felsefesinin ürünleri de Hristiyanlığa bulaştı. Böylece Hristiyanlık yabancısı bulunduğu bir kimliğe büründü. Artık Allah tarafından gönderilen ilk Hristiyanlık değildi. Aynı zamanda devlet de özü itibariyle dinden çok fazla etkilenmiş değildi. Yine egemen devletti ve inanç sistemi kesinlikle devleti egemenliği altına almamıştı. Bunların yanı sıra değişik Hristiyanlık mezhepleri de kesin bir bölünme sürecini yaşıyorlardı. En başta da kilise bölünmesi geliyordu. Bunun sonucu Roma Devleti parçalanmanın eşiğine gelmişti. Sonuçta devlet, resmi mezhebi kabul etmeyenleri acımasız yöntemlerle ezmeye başladı. Ama aslında her iki taraf da Hristiyanlık gerçeğinden sapmışlardı.

İşte bu sırada İslam geldi. Bütün insanlığı uygar dünyanın her tarafında hüküm süren kör cahiliyeden, sosyal çöküntüden, kokuşmuşluktan, bozgunluktan ve baskılardan kurtarmak için geldi. İnsanlığın hayatına egemen olmak, bir kılavuza, bir aydınlatıcıya uyarak, bilerek ve görerek insanlığı Allah’ın yoluna iletmek için geldi. İnsanlık hayatında bu büyük dönüşümün, değişimin gerçekleşmesi için İslam’ın egemenliği kaçınılmazdı. Bu yüzden yeryüzündeki bu yolculuk özgürce gerçekleşmeliydi ve bu imparatorluklardan hiçbirinin onun üzerinde bir etkisinin olmaması gerekliydi. Bundan önce de yabancı hiçbir gücün kendi tabiatı üzerinde bir etkinliğinin olmaması için özgür bir ortamda doğmalıydı. Daha doğrusu hem kendisine hem de çevresine o egemen olmalıydı. Arap yarımadası, özellikle şehirlerin anası Mekke ve çevresi İslam’ın doğuşu açısından o gün için yeryüzündeki en uygun ortamdı. Burası İslam’ın daha ilk günden itibaren omuzladığı evrensel misyonunu gerçekleştirmek üzere başlayacağı evrensel yolculuk için en uygun sıçrama noktasıydı.” (Şura Sûresi, ayet 7 Tefsiri)

3- Mekke’nin sahip olduğu coğrafi konum bölgenin vahyin beşiği olarak tayin edilmesinin bir başka sebebi olarak kabul edilebilir. Bu Hususta Şeyh Ebu’l Ala el-Mevdudi (rahmetullahi aleyh) şöyle der: “Dünya coğrafyasına dikkat edildiğinde Arap Yarımadasının uluslararası risaletin konumu için en uygun yer olduğu görülür. Orası Asya ve Afrika arasında ve Avrupa’ya en yakın bir konumdadır. Etrafındaki Arap ülkelerine uzaklığı Hindistan’a uzaklığına denktir. Dolayısıyla dünyada merkezî bir konuma sahiptir.” (İslam’ın İlkeleri) Aynı şekilde Muhammed Hamidullah (rahmetullahi aleyh) de şöyle der: “Gerçekten de seçimin teveccüh ettiği Dünya yarı küresinde üç kıtanın yani Avrupa, Asya ve Afrika’nın kesiştiği yerlerde bir nokta bulmak için haritaya baktığımızda gözümüze çarpan nokta, Asya’nın olduğu kadar Avrupa ve Afrika’nın da yanı başındaki Arabistan Yarımadası olacaktır. İnsan medeniyeti üzerinde iklimlerin de bir tesiri olduğuna bir önem atfedilecek olursa, Mekke-Medine-Taif komşu şehirlerinin teşkil ettiği üçgen üzerinde insanı şaşırtan bazı özellikler buluruz: Mekke, Afrika çöllerini temsil etmekte; Medine, ılık ülkelerin bereketliliğine sahip ve nihayet Taif, Avrupa’nın güney memleketlerinin iklimini yansıtmaktadır.” (İslam Peygamberi, 1/24)

4- Bilindiği üzere Arabistan Yarımadası ahlaki yozlaşmada çok yüksek seviyede olduğu gibi okuma-yazma hususiyetindeki cehaleti de çok yüksek bir seviyede idi. Öyle ki toplumda okuma-yazma bilenlerin sayısı sayılabilecek kadar az sevideydi. Dünyaya yön verecek ve onu üzerinde olduğu küfrün ve şirkin sebebi sefahetten, cehaletten ve her türlü ahlaksızlıktan kurtarıp imanın ve hidayetin nuruna, ilmine ve yüksek ahlakına çıkaracak bir şahsiyetin; içinde yaşadığı toplum başta olmak üzere hiçbir bilgi kaynağından etkilenmemesi ve sahip olduğu her türlü muazzam şahsiyet sıfatlarını bu yüce vahiyden alması için okuma-yazma bilmeyen bir ümmi olması gerekirdi. İşte bu toplum buna en elverişli toplumdu. Bakınız Allah (subhanehu ve teâlâ) bu hususu şu şekilde beyan etmektedir: “O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler.” İşte İlahi irade, Peygamberinin bir ümmi olmasını gerektirdiği gibi bu zatın içinde yetiştiği toplumun baskın çoğunluğunun da okuma-yazma bilmeyen ümmiler olmasını gerektirmiştir. Böylece hiçbir beşerin bu kemal bulmuş mucizeyi ve İslam şeriatını en küçük bir ithamla itham etmelerine imkân kalmamış olacaktır!

5- Abdulhalim Mahmud Arabistan Yarımadasının İslam davetine beşik olarak seçilmesi hususunda şöyle der: “İlahi hikmet Arabistan Yarımadasının İslam daveti için bir merkez olarak belirlenmesini takdir etmiştir. Çünkü yeryüzünün diğer bölgelerine baktığımızda her bölgenin sahip olduğu aslı semavi olan bir dinî inancı vardı. Sadece Arabistan Yarımadasının böyle bir inancı yoktu. Dolayısıyla geçmişinde böyle bir inanca sahip olan topluluk yeni bir dini almaya geçmişinde böyle bir inancı olamayan kadar elverişli değildir. Dolayısıyla Arabistan Yarımadasında yaşayan toplum bu yeni dini kabul etmeye daha yakındır.”

6- Allah (subhanehu ve teâlâ) şöyle buyuruyor: “Gerçek şu ki insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de, o, kutlu ve bütün insanlar için hidayet olan (Kâbe)dir.” Yine Rabbimiz şöyle buyurur: “Hani İbrahim, ‘Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır.’ demişti de (Allah) ‘Sadece (inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o’ demişti.” ve “İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Kâbe’nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): ‘Rabbimiz, bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz Sen, İşiten ve Bilensin’” buyurmaktadır. Bu iki ayet de bölgenin İslam davetine merkez olarak seçildiğinin İlahi takdirde var olduğunu ortaya koymaktadır. İşte bu bölge hem insanlık için bir emniyet merkezi kılınmıştır ve hem de insanlığın ilk kıblesi olma şerefine sahiptir.

7- Arapçanın, Allah (azze ve celle)’nin tebliğini üstlenen bir aracı olarak seçilmesinde kendine özgü faydalar taşımaktadır. Örneğin, sahip olduğu ahenk, kelime yapısı ve kaideler manzumesi bakımından hiçbir dil onunla mukayese edilemez. Dolayısıyla bu dilin sahip olduğu incelik, düzen, hassasiyet ve hissiyat dilin edebi yapısını gözler önüne sermektedir. Arabistan Yarımadası içinde yaşadığı derin cehaletine rağmen Arap Dili Edebiyatı’nda zirvelerdeydi. Her ne kadar şehir halkı dilin orijinalliğinden uzak olmuş olsa da diğer bölge ahalisi kadar uzak değildir. Bunun en büyük delili ise, her sene belirli aralıklarda düzenlenen panayırlarda şiir ve nesir yarışmaları yapılmasıydı. Öyle ki her şair ve edebiyatçı ödülü kazanmak için en güzel şiirini veya nesrini jüri üyelerine takdim etmektedir. Edebi metinlerde Arap dilini en güzel bir şekilde kullanan ve bu özelliğinden dolayı kibirlenen bir toplumun kibrini ancak mahlûkatın yaratıcısının sözleri alaşağı eder. Zaten Kur’an’ın inişinin akabinde Arap dilinin dâhilerinin sesi kesilir oldu. Bu hususta da Şeyh Ebu’l Ala el-Mevdudi (rahmetullahi aleyh) şöyle der: “Arap dilini öğrenir, dilin hazinesini bilirseniz, ilahi emir ve buyrukların en ince noktalarına kadar ulvi bir ifade ile anlatılması ve insanların kalbinde heyecan ve dehşet yaratılması için bundan daha uygun bir lisan olamayacağına kani olursunuz. Arapça ile çok derin ve bilimsel konular, birkaç kelime ve cümle ile ifade edilebilir. Sonra, bu cümlelerde öyle büyük bir hitabet ve tesir gücü var ki bunlar dinleyicinin yüreğine adeta bir ok gibi işler. Bazen ifadeler öyle tatlı ve yumuşak olur ki cazibesine kapılmanız işten bile değildir. Doğrusu Kur’an-ı Kerim gibi yüce bir kitap için böyle bir dile ihtiyaç vardır.” (Tevhid Mücadelesi ve Peygamberin Hayatı, s. 78)

Özet olarak bu zikrettiğimiz hususlar ve daha zikretmediğimiz birçok husus Arabistan Yarımadasının yeryüzünü kısa bir sürede egemenliği altına alan bu yeni dinin beşiği olmasına zemin hazırlamıştır. Özellikle de İslam’ın yeryüzüne doğduğu şehrin komşu şehirlerinde yerleşen Yahudiler yüzyılları aşkın orada yaşamaktadır. Yine uzak ülkelerden kâhinlerin gelip o bölgeyi soruşturması da yakında insanlığın gözünü üzerine çekecek bir hadiseye ev sahipliği yapacağını ortaya sermektedir. Yine Yahudilerin her fırsatta Arapları yakında gelecek olan bir peygamberle tehdit etmeleri bölgenin dünya üzerinde çok hassas bir konuma sahip olduğunu gözler önüne sermektedir.

Arap Yarımadası sahip olduğu coğrafi konum, sosyal yapı, çevresel iletişim, incelik sahibi bir dil vs. emareler sonucunda hikmet-i ilahi gereği yeryüzünü kısa bir sürede otoritesi altına alacak olan bu yeni dinin beşiği olarak belirlenmiştir.

Davamızın sonu âlemlerin Rabbi Allah’a hamd etmektir.

28 Ocak, 2016 Muhammed HUMAM

Etiketler: suudi arabistan