Musibetler Karşısında Kalbimizin Sözümüzün Ve Fiilimizin Hali Nasıl Olmalıdır?

Musibetler Karşısında Kalbimizin Sözümüzün Ve Fiilimizin Hali Nasıl Olmalıdır?

Cinleri ve insanları kendisine ancak kulluk yapsınlar diye yaratan Allah’a hamd olsun. Bu kulluğun hangi şekilde olacağını hayatıyla, eylem ve söylemleriyle aktaran, en güzel bir şekilde yaşayan ve anlatan Rasûle salât ve selam olsun.

Allah (azze ve celle)’nin Rububiyyet sıfatından anlaşıldığı gibi evrenin, kainatın, göklerin, yeryüzünün, doğuların ve batıların maliki yaratanı, yegane tasarruf etmek yetkisine sahip olanı Ondan başkası değildir. Onun izni olmadan hiçbir yaprak yerinden kımıldayamaz. Allah’u Teâlâ dilemeden hiçbir canlı anne karnında vucüda gelemez. Allah (tebareka ve teâlâ)’nın iradesi olmadan ruh sahibi hiçbir varlık ruhunu ölüm meleğine teslim edemez. İnsanlar ve cinler bir müslümana zarar vermek için bir araya gelseler Allah müsade etmeden hiçbir zarar veremezler ve ancak Allah’ın izin verdiği kadar zarar verebilirler. Nitekim dünyanın büyük müstekbirlerinden Nemrud, İbrahim (aleyhisselam) zahiri sebepler bazında öldürmeye gücü yetmesine rağmen Allah’ın iradesi hem onun iradesine hemde canlı ve cansız bütün iradelere ğalip gelmiş ve kavurucu ateşi soğuk ve serin yapmıştır.

Yani şahsımız, sahip olduklarımız ve sevdiklerimiz bizim değildir. Kainatın sahibi onlarında sahibidir. Allah dilediği ve istediği şekilde sahip olduklarında tasarruf eder. Kimini aziz kılar, kimini zelil, kimini zengin kılar kimini fakir, kimini islamla şereflendirir kimini küfürle alçaklaştırır. Kimini gençken öldürür kimini bebekken kiminide cihad meydanlarında, kurşunların karşısında, bombaların altında ömrünü geçirmişken yatakta canını alır.

Bu hususta bize düşen namazda rukü esnasında kendisine boyun eydiğimiz ve en şerefli azamız olan yüzümüzü/anlımızı kendisi için toprağa değdirerek teslim olduğumuz Rabbimizin bütün takdirine, tasarrufuna ve iradesine itiraz etmeden iman etmek ve tazim göstermektir. Şayet Allah bizlerin ençok sevdiği yavrumuzun veya kardeşimizin veya birbaşkasının ruhunu almışsa bize Onun bütün işlerindeki ve özellikle ölümü takdir etmesindeki derin hikmetleri aramak düşer. Zira O merhametlilerin en merhametlisi, şefkat edenlerin ençok şefkat edeni, esirgiyenlerin en çok esirgeyenidir. Allah (subhanehu ve teâlâ) bu musibetler karşısında bizlerin çektiği bütün ızdırabları, sıkıntıları ve acıları çok iyi bilmektedir. Bizim için taziyeye gelen dostlar bu acıları kısmi olarak paylaşıp daha sonra unutsada Hay ve Kayyum olan Allah bizlerin çektiği sıkıntıları kesinlikle unutmaz. Zira O iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır.

Allah (azze ve celle) mü’min kullarına cennette hiçbir eziyete maruz bırakmayacaktır. Dünyada ise en sevdiği ve razı olduğu kullarını birçok ve türlü türlü imtihan ve acılarla imtihan edip onların cennetteki yerlerini hazırlamakta ve mevkilerini yükseltmektedir.

Vahiyden nasibini almamış rastyonelist ve meteryalist bir zihnin bunu anlaması mümkün değildir. Yani Allah kulunu hem en çok sevecek hem de onu dünyada en fazla acılarla imtihan edecek... Başka bir değimle iman etmiş bir kulun imanı ne kadar saf, safi ve fazlaysa Allah’ta onu o ölçüde hastalıklarla canlarla, mallarla, korkuyla, açlıkla imtihan edecek... İman etmiş bir kul şayet sıkıntı dert ve kederle imtihan edilmiyorsa bu imani, ameli ve ahlaki bir irtifa kaybına ve Allah katında değerinin olmadığına işaret edecek. Evet iman etmemiş olan bir kalbin bunu anlaması mümkün değildir. Ama iman etmiş olan bir kalp bu olguları çok iyi anladığı, aklettiği ve içselleştirip sindirdiği için başına gelen bütün vakıalara sevindirici ve üzücü hadiselere akli bir bakış aşısıyla değil nakli bir zihin yapısıyla bakacaktır. Sözümüze, fiillerimize ve amellerimize yansıması gereli olan bu zihin yapısını maddeler halinde şöyle açıklayabiliriz.

1- Musibetler karşısında sağlıklı bir tavır takınabilmenin başında Allah’ı en güzel bir şekilde tanımak gelir. Yani Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilmek, Kuran ve sahih sünnette geçen Allah’ın kemal ve celal isim ve sıfatlarının kainatta insanlara canlı ve cansız bütün varlıklara nasıl tecelli ettiğini öğrenmek gerekir. İbn Kayyım (rahimehullah)’ın dediği gibi ilimlerin en şereflisi, en büyüğü ve en güzeli Allah’ın isim ve sıfatlarına iman etmek, onları fehmetmek ve bütün hadisatta bu sıfatları görmektir. Ayrıca Müslüman, Allah (subhanehu ve teâlâ)’nın Kur’an ve sahih sünnette geçen isim ve sıfatlarına sahabe ve tabiinin anladığı gibi fehmettiğinde ve bunlara onların nazarıyla baktığında Allah’ın ilminin, kudretinin, rahmet ve şefkatinin yüce ve engin derinliklerini müşahede edecek, başına gelen üzücü ve sevindirici olaylara şu ayet ile bakacaktır.

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.”

2-Başa gelen sıkıntılı hallerde bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu ve Allah (subhanehu ve teâlâ)’nın hayat mektebimiz Kuran’da “sizleri” diyerek bizleri mutlaka imtihan edeceğini hatırlamak gerekir. Zira imtihan dünyasında yapılan muamele ile imtihanı geçenlerin diyarı olan cennete yapılan muamele tabii ki farklıdır. Ayrıca her cefanın bir sefası olduğunu ve her çıkışın birde inişi olduğunu unutmamak gerekir.

3-Allah (subhanehu ve teâlâ) bizlere başımıza bir sıkıntı geldiğinde ne dememiz gerektiğini çok açık bir şekilde beyan buyurarak şöyle demiştir: “(O sabredenler ki) Başlarına bir bela geldiğinde şöyle derler: “Muhakkak ki bir Allah’a aitiz ve Şüphesiz ki biz Ona döneceğiz” (Bakara, 156)

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bu hususla alakalı olarak şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Ümmü Seleme (radiyallahu anha) şöyle söylemiştir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle derken işittim: “Kendisine bir musibetin dokunan ve ardından “Muhakkak ki biz Allah’a aitiz ve ona döneceğiz. Allah’ım musibetimde bana ecrimi ver ve bunun ardından bana daha hayırlısını getir.” diyen hiçbir kul olmasın ki Allah ona ecrini vermesin ve onun için bundan daha hayırlısını ona vermiş olmasın.” Ümmu Seleme’nin kocası Ebu Seleme vefat ettiğinde şöyle demiştir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabesi olan Ebu Seleme’ den daha hayırlı kim olabilir.?” Dediki: “Daha sonra Allah bana azimet verdi ve ben “Allah’ım musibetimde bana ecrimi ver ve bunun ardından bana daha hayırlısını getir.” dedim” Sonra Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile evlendim.” (Müslim)

Dikkat edilirse ayette Allah’u Teâlâ, başına bela gelen kimsenin Allah’a ait olduğunu, yani malın mülkün canın ve sağlığın sahibi, yaratıcısı ve tasarruf edicisinin kendisi olduğunu, bu dünyada her şeyin fani ve geçici olduğunu ve herkes görmüş olduğu bu imtihanlara karşı takındığı tutumun hesabını Allah’a vereceğini vurgulamıştır. Şayet kul rıza göstermişse karşılığında rıza bulacak, memnuniyetsizliğini gösterirse karşılığında memnuniyetsizlik görecektir.

4-Musibetler karşısında insanların dört mertebesi vardır. 1-Memnuniyetsizlik mertebesi 2-Sabır mertebesi 3-Rıza mertebesi- 4-Şükür mertebesi. Sahih olan görüşe göre başa gelene sabretmek vaciptir. Rıza ve şükür mertebeleri ise sünnettir.

Memnuniyetsizlik kalple olur, dille olur ve azalar ile olur. Allah’ın kul için takdir buyurduğu dertlere kederlere ve musibetlere karşı insanın kalbinde Allah’a (haşa) bir kızgınlık, hiddet ve öfke olursa ve kişi kendi kendine Allah’ın kendisine zulmettiğine inanırsa bu Allah’a karşı yapılan memnuniyetsizliğin bir göstergesidir. Dille yapılan memnuniyetsizlik, Allah’ın kendisini imtihan ettiği kişinin zamana sövmesi, kadere lanet edip küfretmesi ve feryadı figan etmesiyle olur. Kadere karşı azalarla yapılan memnuniyetsizlik ise kişinin kendisini dövmesi, yanaklarına ve başına vurması, saçlarını yolması elbisesini yırtması ve Rafizilerin yaptığı gibi alınlarını kılıçla çizip zincirlerle kendilerini dövmesi şeklinde olur. Bunların hepsi İslam’da yerilmiş ve yasaklanmış olan tutum ve davranışlardır. Allah (celle celaluhu)’yu seven ve ondan razı olan bir müslüman bu menfur fiilleri yaparak Allah’a saygısızlıkta bulunamaz.

Sabır mertebesinin altında meşru olan başka bir mertebe yoktur. Sabır mertebesi: kişinin Allah’ın kendisi için takdir buyurmuş olduğu musibetlere karşı dilinden ve bedeninden bu kaderi beğenmediğine, sevmediğine ve karşı olduğuna dair bir hal ve hareketin sadır olmamasıdır. Musibetler karşısında kişi üzülebilir; ağlayabilir ve bu musibetin kendisini kerih görebilir, fakat Allah’ın razı olmadığı bir davranış ve tutum içinde olamaz. Eğer böyle bir tutum içinde olursa imtihanı kaybetmiş olur.

Nitekim Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) oğlu İbrahim (aleyhisselam) vefat ettiğinde gözlerinden yaş akmış ve şöyle demiştir: “Şüphesiz göz ağlar, kalp hüzünlenir. Bir Rabbimizi razı eden sözden başka hiçbir şey söylemeyiz. Ve Ey İbrahim biz, senden ayrıldığımızdan dolayı hüzünlüyüz.” (Buhari)

Rıza mertebesi: Allah’ın imtihan ettiği kimsenin karşı karşıya geldiği imtihana sinesini geniş tutması, gönlünü huzurlu hissetmesi ve sanki bu imtihanla hiç karşılaşmamışcasına tam bir hoşnutluk içinde olmasıdır.

Şükür mertebesi: Kişinin karşılaşmış olduğu musibet sebebiyle Allah’a şükretmesidir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) kerih gördüğü bir olayla karşı karşıya kaldığında “Allah’a bütün hal(ler) üzerine hamd olsun” derdi. Kişinin Allah’a şükretmesi Allah’ın onu bu imtihanla sınayıp ecirler vereceğinden dolayıdır. Mertebeler kısmı Şeyh Muhammed b. Useymin’in Rıyadu’s-Salihin’deki sabır babına yaptığı şerhten istifade edilerek özetlenmiştir.

Özellikle rıza ve şükür mertebeleri çok büyük bir mertebedir. Kuran’ da belirtildiği gibi sabredenlere ecirleri hesapsız verilecekse, razı olan ve teşekkür edenlere ecirleri nasıl ve ne kadar verilir Allah-u Alem...

5-Unutulmamalıdır ki, musibetleri insanlara veren ve akabinde insanların üzülmelerini ve ağlamalarını takdir buyuran Allah’tır. Dileseydi ne bu musibetleri verir nede insanların üzülmelerini yaratırdı. Musibetleri verende bu musibetler neticesinde insanların üzülmesini giderecek olanda sadece Allah’tır. Dolayısıyla Müslüman böyle bir imtihan karşısında Allah’a sığınmalı ve içinde bulunduğu durumdan kurtulmayı sadece ondan istemelidir.

Başa gelen musibetlerin acısının Allah (subhanehu ve teâlâ) tarafından kalkması için öncelikle kişi hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanması gerekir. Ardından “Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin” ayetinde buyrulduğu gibi namaz kılmalıdır. Nitekim Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) başına (zor) bir iş geldiğinde namaz kılardı. (Müsned) Huzeyfe (radiyahu anhu) Hendek savaşı gecesinde Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına geldiğini ve pelere sarılmış namaz kıldığını haber vermektedir. (Ta’zimu Kadri’s-Salat 213) Aynı şekilde Ali (radiyahu anhu) Bedir günlerini şöyle anlatmaktadır. “Allah’a kasem olsun ki Bedir gecesi ben kendimizi gördüm. Bizim aramızda sabahlayana kadar dua ederek namaz kılan Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den başka herkez uyumaktaydı.” (Ta’zimu Kadri’s-Salat 213)

İbn Abbas (radiyallahu anhu) seferdeyken kardeşinin ölüm haberi kendisine ulaşınca istirca dilemiş ardından yoldan biraz uzaklaşarak bineğinden aşağı inmiş ve iki rekat namaz kılmıştır... (Taberi Tefsiri c.2, s.14)

Zira namaz müslümanın miracı kişinin imandan sonra kendisiyle Allah’a yaklaştığı ve en yakın olduğu büyük bir ibadettir. İçinde hem tesbihin olduğu, hem Allah kelamının olduğu, hemde rukü ve secdenin olduğu kâmil bir ibadettir. Onun için güneş tutulduğunda veya yağmur yağmadığında müslümanlar namaza sarılmışlardır. Musibete uğrayan kişi secdelerinde ve tehiyyan oturuşunda şu duayı ve benzeri duaları çokça yapmalıdır.

اللهم لا سهل الا ما جعلته سهلا وانت تجعل الحزن اذا ما شئت سهلا

Allah’ım senin kolay kıldığından başka hiçbir kolaylık yoktur. Sen dilediğinde üzüntüyü kolaylaştıracaksın.”

6- Rabbimizin kendisini musibetle imtihan ettiği kişi ihlas ve samimiyetle sabırlı olmak isterse Allah ona mutlaka sabrı verecektir. Rasûl (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Kim sabırlı olmak için çaba gösterirse Allah ona sabır verecektir. Herhangi bir kişiye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir haslet verilmemiştir.” (Buhari, Müslim)

7-Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e torununun vefat etmek üzere olduğu haber verildiğinde şöyle demiştir: “Muhakkak ki Allah’ın aldığıda verdiğide kendisine aittir. Onun katında her şeyin tayin edilmiş bir eceli vardır. Sabırlı ol ve ecrini Allah’tan bekle.” Allah Rasûlü bu hadislerinde cenaze sahiplerine nasıl taziyede bulunulacağını öğretmektedir.

8-Allah’u Teâlâ’nın korkuyla, açlıkla, nefislerden ve maldan eksiltmelerle imtihan etmiş olduğu kişi eğer musibet geldiği anlarda sabırlı olursa sabredenlerden sayılır. Şayet musibetin ilk anlarında feryadı figan edip daha sonra sabırlı olmak için çaba sarf ederse onun bu sabrı imtihanı geçen sabır değildir. O bu sabırla kendisini teselli etmiş olur. Nitekim çok sevdiği oğlunun kabri başında ağlayan kadın daha sonra pişman olup Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına geldiğinde o kadına şöyle demiştir: “Sabır musibet ilk başa geldiği anda makbuldür.”

9- Çok sevdiği eşini veya dostunu kaybeden kişi Allah’ın kendisine karşılığında sadece cenneti vereceği bir mükafatı ikram etmek için imtihan etmiş olacağını aklından hiç çıkarmamalı ve bu vesileyle Allah’a çok şükretmelidir. Çünkü sabrettiği takdirde Allah’ın cenneti kendisine mükafat olarak vermekle müjdelediği kimselerin sınıfına girmeye hak kazanır. Kudsi bir hadiste Allah (azze ve celle) bu müjdeyi şöyle açıklamaktadır: “Kendi katımda mümin kulum için dünya ehlinden onun samimi olduğu yakınını kabzettiğimde ve daha sonra oda bunun ecrini Allah’tan beklediğinde karşılık olarak ancak cennet vardır.” (Buhari)

10-Allah (subhanehu ve teâlâ) dünyada kullarını şu sebeplerle imtihan eder.

  • Kendisi hakkında hayır murad ettiği için, delili şu hadislerdir: “Allah kimin hakkında hayır murad ederse onu musibetlerle imtihan eder.” (Buhari)

“Allah kuluna hayır murad ettiğinde dünyadayken ona cezayı hızlandırır. Allah kuluna şer murad ettiğinde ise günahıyla onu tutarki kıyamet günü cezayı ona tastamam versin. Mükafatın büyüklüğü belanın büyüklüğü ile orantılıdır. Allah bir topluluğu sevdiğinde onları imtihan eder. Kim razı olursa ona rıza vardır. Kimde sinirlenirse ona da sinirlenmek vardır.” (Tirmizi)

Müslüman Allah’ın kendisine hayır murad etmesi için bela istemez, tam tersine daima Allah’tan iyilik güzellik ve afiyet ister. Fakat başına bir musibet geldiğinde ona sabreder ve Allah’ın onu kendi nefsine bırakmadığını, kendisini bu imtihanla seçtiğini ve kendisi için hayır murad ettiğini düşünür.

b- Günahlara kefaret olması için. Delili şu hadislerdir: “Müslümana her hangi bir yorgunluk, hastalık, endişe, hüzünlenme, eziyet, keder hatta kendisine batan bir diken dahi isabet etmiş olmasınki Allah bu sebeple onun günahlarını örtmesin.” (Buhari, Muslim) “Mümin erkek ve mümin kadına Allah ile karşılaşıp üzerinde her hangi bir hata kalmayıncaya kadar şahsı çocuğu ve malı hususunda sürekli bela gelir.” (Tirmizi) İnsan oğlu hakikaten çok günahkar bir varlıktır. Allah bizlere vermiş olduğu ufaklı büyüklü musibetlerle günahlarımızı hafifletmeyecek olsaydı belki de kıyamet günü altından kalkamayacağımız dağlar gibi günahlarla Allah’ın huzuruna varacaktık.

c- Kul dinine azami derecede sarılığından dolayıdır. Delili şu hadistir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e şöyle sorulur: “İnsanlardan en şiddetli belaya çarptırılanı kimlerdir? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Nebiler sonra onlara en çok benzeyenler daha sonra onlara en çok benzeyenler. Kişi dinine karşı takındığı durumuna göre imtihan edilir. Eğer dini güçlü ise belası şiddetli olur. Şayet kişi dininde gevşek ise dinine karşı takındığı duruma göre imtihan edilir.”

Dava erleri ve İslamî hareket mensupları dünyanın bir imtihan diyarı olduğunu ve Kabil’ den buyana hak ile batıl taraftarlarının mücadelesinin devam ettiğini unutmamalıdır. Hayatı toz pempe olan, refah ve bolluk içinde yaşayan, geceleyin başını yastığa koyduğunda seher vaktine doğru ansızın kapıların kırılıp zalimlerin içeri girmesinden endişesi olmayan müslüman, mutlaka kendisini hesaba çekmeli ve kendi kendisine “Acaba Rabbim beni kendi nefsimle başbaşa mı bıraktı, hani Kuran’da korkuyla, açlıkla, mallardan ve canlardan eksiltmelerle imtihan edileceğimiz beyan ediliyordu? Ben bu imtihanlara girmeye hak edemeyecek kadar mı dünyaya daldım?” diyerek canlarıyla mallarıyla ve elinden gelen yardımlarla Allah’ın dini için mücadele eden insanlarda cenneti istiyor bende cenneti istiyorum; acaba ben mi buna müstehakım yoksa onlar mı? Sorusunu sormalıdır.

Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir.

25 Haziran, 2014 İsmail Hoca

Etiketler: sabır, bela, imtihan