Tağût

Tağût

Allah (azze ve celle) şöyle buyurmuştur:

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ

“Andolsun ki biz her ümmete, Allah’a ibadet edin ve tâğut’tan kaçının diye (tebliğ etmeleri için) bir Rasûl göndermişizdir…” (Nahl, 36)

فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ. اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

 “…Kim tâğut’u reddeder ve Allah’a iman ederse, o kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa [1] yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir. [2] Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa (imana) çıkarır. Kâfirlerin dostları ise tâğut’tur. Onlar da onları aydınlıktan karanlıklara (küfre) çıkarırlar. [3] İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 256-257)

وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ

“Tağut’a ibadet etmekten sakınıp Allah’a yönelenlere, işte onlara müjde vardır.” (Zümer, 17)

İlk olarak zikrettiğimiz ayette, tüm peygamberlerin ortak çağrısının “Allah’a (azze ve celle) ibadet etmek ve tâğut’tan kaçınmak” olduğu, ikinci ayette ise, İslâm’a yapışmanın/girmenin şartının “tâğut’u red ve Allah’a iman” olduğu ve tâğut’u reddetmeyenlerin küfür içinde bulundukları ve onların ebedi azaba çarptırılacağı belirtilmiş, son ayette de, müjdeyi/cenneti hak edecek kimselerin “tâğut’a ibadet etmekten sakınıp Allah’a yönelenler” oldukları vurgulanmıştır. Yani bu ayetlerde İslam’ın en temel konularına değiniliyor; Tüm Rasûllerin ortak çağrısı, nasıl Müslüman olunur, cennete kimler girecek! Ve bu hayâtî öneme sahip olan konular anlatılırken kilit noktayı “tağut’u reddetmek ve Allah’a (azze ve celle) iman etmek/sadece Allah’a ibadet etmek” ilkesi oluşturuyor. İşte burada dikkatlerimizi çeken bir şey var: Tâğût Nedir ve Reddedilmesi gerekli olan tâğût kimdir?! [4]

 

TÂĞÛT NEDİR?

Tâğût kelimesi luğatta/sözlükte, azgınlaşan, haddi aşan manasındadır. Istılahtaki/şeriattaki anlamına gelince; İslam alimleri tâğut’un tanımında farklı tarifler ileri sürmüşlerdir. Bu tariflerin hepsi de doğrudur. Ancak bu tarifler, tâğut’u sadece tanımda söylenilen şeylerle sınırlamak manasında ya da birinin tâğut dediğine diğeri demiyor anlamında olmayıp, -ilim ehli arasında malum olduğu üzere- önemine vurgu yapmak/ dikkatleri çekmek için “bir şeyi, fertlerinden/kapsamı altına giren şeylerden bazıyla (bir veya birkaçıyla) tarif etmek” kabilindendir. Ancak -birazdan da görüleceği üzere- kimi alimler, tağut kavramını efrâdına câmi’, ağyârına mâni’ (bütün çeşitlerini kapsayacak ve dışındakileri içersine almayacak) şekilde tarif etmişlerdir.

Şimdi bu tariflerden bir kaçını zikredelim:

a) Şeytan. (Hz.Ömer, Şa’bî, Atâ, Dahhâk, Katâde, Süddî vs..’in tarifidir).

b) İnsanların kendisine muhakeme oldukları, işlerinin idarecisi olan insan suretindeki şeytandır. [5] (İbn-i Abbas’ın talebesi Mücahid).

 c) Allah’ın dışında ibadet edilen her şeydir. (Tâğut’un bu tarifini; Leys, Ebû Ubeyde, Kisâî ve luğat âlimlerinin geneli yapmıştır. (Bkz: Şerhu Sahîhi Muslim, İmam Nevevî, 3/18) Keza İmam Malik de bu tarifi yapanlar arasındadır. Bkz: Tefsîru İbn-i Kesir 2/294) Bu tarif, tâğut’un bütün çeşitlerini kapsayan bir tariftir.

d) Kâhin. (Örneğin: Said b. Cübeyr).

e) Sihirbaz. (Örneğin: Ebu’l Âliye, İbn Sîrîn).

f) Sapıklıkta baş olan. (Şa’bî, Atâ ve Mücahid, tâğut’u tarif ederlerken bu anlamını da zikretmişlerdir. Bkz: Lisânu’l Arab, İbnu’l Manzûr. Ayrıca bkz: el-Kâmûsu’l Muhît, Fîrûzâbâdî).

g) İbn Cerîr et-Taberî: “Benim yanımda Tâğut’un doğru manası şudur; Allah’a (azze ve celle) karşı haddini aşıp, Allah’ın (azze ve celle) dışında ister kendi zorlamasıyla ister insanların kendi isteğiyle ibadet edilen her şeydir. Allah’ın (azze ve celle) dışında ibadet edilen bu varlığın insan veya şeytan veya put veya herhangi bir şey olması hiç fark etmez.” (Câmiu’l Beyân an Te’vîli Âyi’l Kur’ân, Bakara 256. ayet’in tefsiri) Taberî’nin (rahimehullah) bu tarifi, tâğut’un bütün çeşitlerini kapsayan tariflerdendir.

h) İbnu’l Kayyim: “Kendisine ibadet edilmede, tabi olunmada ve itaat edilmede haddi aşan her kul demektir. Her kavmin tâğut’u, Allah’ın (azze ve celle) ve Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) dışında kendisine muhakeme oldukları (yani çıkan anlaşmazlıklarda kendisinden hüküm talep ettikleri), veya ibadet ettikleri, veya Allah’tan delil olmadığı halde tabi oldukları, veya Allah’a itaat olduğunu bilmedikleri bir hususta itaat ettikleri kimse/şeydir…” (İ’lâmu’l Muvakkiîn, 1/50). Bu tarif de tâğut’un bütün çeşitlerini kapsayan bir tariftir.

ı) Muhammed b. Abdi’lvehhâb: “Tağutlar çoktur. Onların başları 5’tir:

1)İblis.

2) Razı olduğu halde Allah’ın dışında ibadet edilen.

3)İnsanları kendisine ibadete çağıran. [6]

4) Ğayb’tan (gelecekten) bir şey bildiğini iddia eden.

5) Allah’ın indirdiğinin dışındakiyle hükmeden.” [7]

i) Şeyhu’l İslam İbn Teymiyye: “…Bu nedenle Allah’ın (azze ve celle) kitabının dışındaki ile hüküm verene muhakeme olunan kimseyi Allah (azze ve celle) tağut diye isimlendirmiştir. (Mecmûu’l Fetâvâ, 28/200. Şeyhu’l İslam’ın burada kastettiği ayet -birazdan kısa izahı yapılacak olan- Nisa 60. ayettir).

Bütün bunlardan sonra tâğut’un, hem bu zikrettiğimiz tarifleri, hem de bunların dışında zikretmediğimiz diğer tarifleri kapsayan iki tanımı olduğunu söyleyebiliriz:

1) “İbadete razı olduğu halde [8] ibadet çeşitlerinden biri dahi olsa Allah’ın dışında ibadetin kendisine yöneltildiği her kimsedir.”

2) “Tağutların imamı olan Şeytan’dır.” Çünkü zahirde/görünürde Allah’tan başkasına ibadet eden aslında/hakikatte şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:

أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ

”Ey Âdemoğulları! Size, “şeytana ibadet etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır” demedim mi?” (Yasin, 60)

Halbuki -eski ve yeni- Ademoğlundan çok az bir kesim hariç Müslüman veya gayri Müslim hiç kimse şeytanı sevmez, ona ibadet etmeyi kastetmez!

يَا أَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا

 “Ey babacığım, Şeytana ibadet etme! Muhakkak ki şeytan Rahman’a âsi oldu.” (Meryem, 44)

 

TÂĞÛT KAVRAMINA İLİŞKİN 4 HUSUS

1) Tâğut’un, luğat anlamı itibariyle ‘haddi aşan’ anlamına geldiğini söylemiştik. Bir kelimenin luğat ve ıstılah manası arasında muhakkak bir tür ilişki olduğu için ilim ehli, tâğut kavramının luğat ve ıstılah anlamları arasında şöyle bir bağlantı olduğunu belirtmişlerdir; Razı olduğu halde kendisine ibadet edilen kimse haddini aşmış biridir. Zira bir çok şeyden aciz, mahluk olan birinin haddi, ma’bûd (ibadet edilen) makamına geçmesi değil, Allah’a (azze ve celle) kul olmasıdır.

2) Şayet tâğut, Allah’ın (azze ve celle) dışında kendisine ibadet edilen anlamına geliyorsa, o halde Allah’tan başkasına ibadet eden, yani şirk koşan herkes tağut’a ibadet ediyor, onu reddetmiyor demektir. Yani tağut’a ibadet ile şirk koşmak aynı şeylerdir. Buna göre, yalnızca Allah’a (azze ve celle) sarfedilmesi gereken bir ibadeti salih birine, veya bir peygambere yönelterek Allah’a şirk koşan kimse de tağut’a ibadet etmiş demektir. Ancak, salih kimseler ve peygamberler tağut olmadığına göre böyle biri tağut olan şeytan’a ibadet etmiş olur.

3) Üç tür tağut vardır:

a) Ruh’u olmayan cansız varlıklar: Ağaç, taş, güneş, ay, put gibi.

b) Ruh’u olan canlı varlıklar: Bunlar insan, cin, şeytan ve hayvanlardır.

c) Hissî olmayan manevi şeyler: Yani görülebilen veya dokunulabilen olmayan şeyler. Heva/nefis gibi. Allah (azze ve celle) şöyle buyurmuştur:

أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ

“Hevasını ilah edineni görmedin mi?...” (Câsiye, 23)

İlah kelimesi luğatta ve ıstılah’ta: “Hak olarak (Allah) veya batıl olarak kendisine ibadet edilen varlık, yani ma’bûd (kendisine ibadet edilen)” anlamına gelir. İlah kelimesi ‘ma’bûd’ anlamına geldiğine göre ve tağut da; ‘Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen’ anlamında olduğu için, ayetin ifadesiyle heva da tâğut olabilir. Şöyle ki; eğer kişi hevasını hak ve batılın, doğru ve yanlışın ölçüsü kılmışsa, yani Allah’ın (azze ve celle) açık bir hükmüne aykırı olduğunu görse bile hevasının hak gördüğünü hak, batıl gördüğünü de batıl addediyorsa, işte bu kimse hevasına ibadet ediyor, dolayısıyla hevası onun tâğut’u olmuş oluyor demektir. Zira hak, Allah’ın (azze ve celle) hak dediği, batıl Allah’ın (azze ve celle) batıl dediğidir. Bu özellik yalnızca Allah’a ait olup hevaya verildiği takdirde tâğut’a ibadet etme/şirk meydana gelir. Ayetin ifadesiyle eğer ki nefis bu anlamda tağut olabiliyorsa, onun gibi hissî olmayan manevi şeylerden biri olan akıl ve mantık da bu anlamda tâğut olabilir. Keza bu tür tâğut’a, Allah’ın (azze ve celle) hükümlerine aykırı beşeri kanunlar ve örf-adetler de dahildir. (Bunun açıklaması birazdan gelecektir.)

4) Kur’an’da tâğut kavramı 8 yerde geçer. 8 ayetin 3’ü, dinin aslından bahseder. Bunlar; Bakara 256, Zümer 17 ve Nahl 36. ayetlerdir. Diğer 5 ayet ise, küfür ve tağut’a ibadet edenlerle alakalıdır. Bunlar da; Bakara 257, Nisa 51, Nisa 60, Nisa 76 ve Maide 60. ayetlerdir.

Tâğut kavramı bazı hadislerde de zikredilmiştir. Bu hadislerinden birinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

يجمع الله الناس يوم القيامة فيقول من كان يعبد شيئاً فليتبعه فيتبع من كان يعبد الشمس الشمس ويتبع من كان يعبد القمر القمر ويتبع من كان يعبد الطواغيت الطواغيت...

“…Kıyamet günü Allah insanları toplar. Der ki: “Kim hangi şeye ibadet ediyordu ise ona tabi olsun.” Böylece güneşe ibadet eden güneşe tabi olur, aya ibadet eden aya tabi olur, tâğutlara ibadet eden de tâğutlara tabi olur…” (Buhârî)

Kur’ân ayetleri ve tarifler bağlamında günümüz tâğutlarından bazıları

Allah (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا

“Sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğut’u reddetmeleri kendilerine emrolunduğu halde, hüküm vermesi için Tâğut’a başvurmak istiyorlar. Halbuki şeytan onları iyice saptırmak istiyor.” (Nisa, 60)

Bu ayet de dahil olmak üzere Nisa 59’dan 65. ayet’e kadar ki ayetlerin nuzül sebebini büyük muhaddis İbn Hacer el-Askalânî (rahimehullah) şöyle aktarmıştır: “İshak b. Râheveyh (rahimehullah) tefsirinde sahih bir senetle Şa’bî’den (rahimehullah) şunu rivayet etmiştir: “Yahudilerden bir adamla münafıklardan bir adam arasında bir husumet vardı. Yahudi münafığı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e çağırdı. Çünkü Yahudi Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in rüşvet kabul etmediğini biliyordu. Münafık da Yahudi’yi onun hakimlerine çağırdı. Çünkü onun hakimlerinin rüşvet aldıklarını biliyordu. Bunun üzerine Allah (azze ve celle) bu ayetleri indirdi.” (Fethu’l Bârî, c,5 s,37)

Kısacası bu ayet, Müslüman olduğunu söyleyen birinden bahsetmekte, ve bu kimsenin, yahudiyle yaşadığı bir ihtilafı Allah’ın (azze ve celle) şeriatına taşıma imkanı varken, ona aykırı hükümler ile hükmeden bir hakim’e taşıyarak halletmek istemesi sebebiyle iman iddiasının boş bir laftan öteye gitmeyeceğini, Müslüman olmadığını beyan etmektedir. Dolayısıyla, Allah’ın şeriatına başvurma imkanı varken, ihtilafı çözüme kavuşturması için ona aykırı hükümlerle hüküm veren bir mercîye müracaat etmek, başlı başına dinden çıkartan bir eylemdir.

Bu ayetten şunlar çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır:

1) Herhangi bir anlaşmazlık halinde Allah’ın (azze ve celle) hükümlerine başvurmak bir ibadettir. Zira ayette, herhangi bir konuda Allah’ın (azze ve celle) hükmüne değil de başkasının hükmüne başvuranların iman iddiaları boşa sayılmakta, mümin olmadıkları vurgulanmaktadır. Dolayısıyla Allah’ın (azze ve celle) hükümlerine başvurmak imanın bir şartıdır. İmanın şartı olan bir şeyin ibadet olduğu ise gayet açıktır.

2) Allah’ın (azze ve celle) indirdiğinin dışında başka hükümlerle hükmeden, insanların anlaşmazlık halinde Allah’ın (azze ve celle) hükümlerine değil de kendisine başvurdukları, kendisinden hüküm talep ettikleri her bir merci tâğut’tur. Çünkü herhangi bir anlaşmazlık halinde Allah’ın (azze ve celle) hükümlerine müracaat etmek bir ibadet olduğuna göre, bu ibadetin Allah’tan başka kendisine yöneltildiği her bir mercî tâğut’tur. İbn Kesîr (rahimehullah) tefsirinde şöyle demiştir: “Ayet, bütün bunların hepsinden daha geneldir. [9] Ayet, kitap ve sünnetten dönüp de bu ikisinin dışında herhangi bir batıla başvuran herkesi yermektedir. Burada tağutla kastedilen budur.”

O halde; Allah’ın (azze ve celle) hükümleri esas alınmaksızın, onun hükümlerine temelden aykırı Atatürk ilke ve inkılapları ve insan özgürlükleri baz alınarak çıkartılmış olan ve insanların her hangi bir ihtilaf halinde müracaat ettikleri, önünde yargılandıkları beşerî kanunlar,

Bu kanunlarla hüküm veren mahkeme hâkimleri,

Bu kanunları çıkartma makamında olan parlamenterler; yani her türlü konuda; hem Allah’ın (c.c), haklarında açık hükümler belirlediği konularda, hem de idari konularda, ‘Allah (azze ve celle) bu konu hakkında ne diyor’ buna bakmaksızın, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve insan özgürlüklerine uygunluk şartı aranarak kanun çıkartma yetkisini üstlenmiş, başka bir ifadeyle Allah’ın (azze ve celle) kayıtsız şartsız/mutlak kanun koyma hakkını gasp etmiş parlamenterler, [10]

Parlamenterlerin kanun çıkarırlarken bağlı oldukları, esas edindikleri, kendisine müracaat ettikleri Atatürk ilke ve inkılapları,

Allah’ı (azze ve celle) mutlak kanun koyucu/kayıtsız şartsız egemen olarak kabul etmeyen demokrasi, laiklik gibi günümüz toplumların kendisiyle yönetildiği bütün beşerî sistemler,

Allah’ın (azze ve celle) hükümlerine apaçık zıt, insanlar üzerinde hükmedici konumunda olan örf-adetler ve töreler,

Bunlarla hüküm veren aşiret reisleri, Allah’ın (azze ve celle) ve bütün peygamberlerin bizlerden reddetmemizi istedikleri tağut sınıfından değiller midir?

b) Bir başka ayetinde Rabbimiz (azze ve celle) şöyle buyurmaktadır:

“Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa (imana) çıkarır. Kâfirlerin dostları ise tâğut’tur. Onlar da onları aydınlıktan karanlıklara (küfre) çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 257)

Ayetten açıkça anlaşılıyor ki, insanları aydınlıktan (imandan/tevhid’ten) karanlıklara (küfre/şirke) çıkaran, bunun baş davetçiliğini yaparak insanların kendisine itaat ettiği her kimse tâğut’tur. Allah (azze ve celle) şöyle buyurmuştur:

”Ey Âdemoğulları! Size, “şeytana ibadet etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır” demedim mi?” (Yasin, 60)

Önceden de söylediğimiz üzere insanların az bir kısmı dışında hiç kimse şeytanı sevmez, ona ibadet etmeyi kastetmez. O halde ayette ifade edilen şeytan’a ibadet etmekten maksat, küfre, şirke çağıran şeytana bu noktada (küfürde, şirkte) itaat etmektir. (Bkz: Tefsîru’t Taberi, Zâdu’l Mesîr, İbnu’l Cevzî). Dolayısıyla, tâğut; “Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen” anlamında olduğuna göre ve küfrün, şirkin çağrıcılığını yapanlara bu noktada itaat etmek onlara ibadet etmek anlamına geldiğine göre, o halde küfre, şirke çağıran her kimse şeytan gibi tâğuttur. Saptırıcı âlimler ve liderler, sihirbazlar ve kahinler, söyledikleri, yaptıkları ve davet ettikleri küfrî, şirkî şeylerde tabi olundukları için tâğut zümresine girmektedirler.

 

Tâğut nasıl reddedilir?

Yazının baş taraflarında belirtmiştik ki, Allah (azze ve celle) imanımızın kendi katında kabul olabilmesi, bizlerin İslam (tevhid) dairesine girebilmesi için tâğut’u reddetmemizi şart koşmuştur. Peki tağut nasıl reddedilir? Bunun cevabını Rabbimiz (azze ve celle) şöyle vermektedir:

“Andolsun ki biz her ümmete: “Allah'a kulluk edin ve tâğut’tan kaçının (diye tebliğ etmeleri için) bir Rasûl gönderdik.” (Nahl, 36)

Tâğut’a ibadet etmekten kaçınıp gönülden Allah’a yönelenlere müjdeler var!” (Zümer 17)

Dikkat edilirse ilk ayette Allah (azze ve celle), Rasûlleri göndermesindeki gayenin kendisine ibadet etmek ve tâğut’tan kaçınmak olduğunu belirtmektedir. İkinci ayette ise tâğut’tan kaçınmanın nasıl gerçekleşeceğini vurgulamıştır ki, o da tâğut’a ibadet çeşitlerinden hiçbirini sarfetmemektir. Yani Tâğut’u reddetmek demek, sadece Allah’a (azze ve celle) yapılması gereken ibadetlerden hiçbirini tâğut’a yöneltmemek demektir.

Buna göre, günümüzde tâğut’u reddetmemenin en belirgin şekillerinden bazılarını şöylece sıralayabiliriz:

İslam şeriatıyla değil de yalnızca Allah’a (azze ve celle) ait olan kayıtsız şartsız egemenlik yetkisinin millet’e ait olduğu ilkesine dayanan demokrasi sistemiyle, Allah’ın (azze ve celle) belirlediği hükümlere aykırı kanunlarla yönetilmeyi istemek,

Demokrasinin olmazsa olmaz bir parçası olan, Kur’ân ve sünneti değil de Atatürk ilke ve inkılaplarını ve insan özgürlüklerini esas alarak her türlü konuda kanun koyma yetkisini (yani Allah’ın hakkını) parlamenterlere vermek anlamına gelen demokratik seçimlere katılmak,

Allah’ı (azze ve celle) hiçe sayan demokrasi sistemini ve bu sistemin gölgesinde çıkarılmış olan kanunları dış güçlerden korumak için yaptırılan askerlik görevini, ve iç güçlerden korumak anlamına gelen polislik görevini yapmak,

Beşerî bir kanunu Allah’ın (azze ve celle) hükmünden daha üstün, kanunen yürürlükte olmaya daha elverişli görmek,

 Herhangi bir anlaşmazlığın çözümü için İslam şeriatına göre hüküm veren bir hakeme müracaat etme imkanı varken Allah’ın (azze ve celle) hükümlerine zıt kanunlarla hüküm veren hakimlere başvurmak… bunlardan herhangi birini yapmak tâğut’u reddetmemek, bütün bunlardan kaçınmak da tâğut’u reddetmek demektir.


[1] “Kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulp” ile neyin kastedildiğine dair, İman, İslam, Kur’ân, Lâ ilâhe illallah ve Allah için sevmek-Allah için buğzetmek yorumları yapılmıştır. (Örneğin bkz: Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, İbn Kesîr). İbni Kesîr ve Kurtubî’nin de dediği gibi aslında bu yorumların hepsi tek bir manaya dönmekte, aralarında bir çelişki bulunmamaktadır. Yani sağlam kulp, “dinin aslı/esası” demektir.

[2] Nahl 36 ve Bakara 256. ayetler, “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” anlamına gelen kelime-i tevhid’in (Lâ ilâhe illallah’ın) tefsiridir. Zira bu ayetler, tevhîd’in (yani birlemenin ya da birliğe nisbet etmenin -ki burada tevhid ile kastedilen Allah’ı (azze ve celle) tevhîd etmektir-) olmazsa olmaz iki parçası olan “nefy” (olumsuz kılmak) ve “ispat”ı (olumsuz kılmayı) içermektedir. (Nahl, 36) ayetteki “Allah’a ibadet edin” ifadesi ispat, “tâğut’tan kaçının” ifadesi de nefy cümlesidir. Diğer ayette geçen “kim tâğut’u reddeder” ifadesi nefy, “Allah’a iman ederse” ifadesi de ispat cümlesidir. Dolayısıyla kelime-i tevhid’i söyleyen biri; “Allah’tan başka kendilerine ibadet edilen hiçbir tâğut’a ibadet etmem, ibadet çeşitlerinin tümünü sadece Allah’a yönlendiririm.” demiş olmaktadır.

[3] El-Vâkidî (rahimehullah) şöyle söylemiştir: “Kur’ân’da geçen karanlıklar ve aydınlık ifadelerinin hepsiyle kastedilen küfür ve imandır.” (Tefsîru’l Beğavî, Bakara 257. ayetin tefsiri)

[4] Fâide: Bazı naslarda tâğut’u reddetmeyi ifade eden cümle, Allah’a iman’dan (veya Allah’a ibadetten) bahseden cümleden önce zikredilmiştir. Bakara 256 ve Zümer 17. ayetler bunun örnekleridir. Bunun nedeni ise, Allah’a iman etmenin kabul edilen bir iman olması için Tâğut’u reddetmenin gerekli bir şart olmasıdır. Yani tâğut’u reddetmeden Allah’a imanın gerçekleşmeyeceğine dikkat çekilmektedir. Ayriyeten burada, arındırmanın, süslemekten (yani bir şeyler dâhil etmekten) öncelikli olduğuna, yani Allah’a imanın kalbe girmesi için en başta kalbin pisliklerden (batıl inançlardan) temizlenmesinin gerekliliğine işaret vardır. Kişi ilk olarak şirk elbisesini çıkarır (tağut’u reddeder) sonra iman kalbine tertemiz bir şekilde girer.

Ancak bazı naslarda ise (Nahl 36. ayet gibi) bunun tam aksi söz konusu olup Allah’a ibadet etmek (veya Allah’a iman), tağut’u reddetmekten önce zikredilmiştir. Bu meyanda ise şuna işaret vardır; Allah’a iman etmek iman esaslarının en başındadır. Tağut’u reddetmek ise bu esasın şartıdır. Esas ise şarttan önceliklidir.

[5] Yani insanlar arasındaki anlaşmazlıklar hakkında ve başka konularda hüküm verme makamında olup da Allah’ın hükümlerine aykırı başka hükümlerle hükmeden.

[6] 3. sırada zikredilen tâğut 2. sırada zikredilen tâğut’tan daha fazla haddi aşmış olandır. Zira 2. sırada zikredilen tâğut, insanları kendisine ibadete çağırmaksızın kendisine yöneltilen ibadetten razı olup, diğeri ise bu cürme, insanları kendisine ibadete çağırma cürmünü de ekleyen bir tağuttur.

[7] Şeyh Muhammed’in (rahimehullah) bu söyledikleri, “el-Usûlü’s Selâse” adlı risalesinde geçmektedir. Şeyh (rahimehullah) “et-Tâğût” adlı risalesinde ise, “el-Usûlü’s Selâse”de 3. olarak saydığı baş tâğut’u zikretmeyip, yukarıdaki geçen 5 baş tâğut’un dışında, “Allah’ın hükümlerini değiştiren zalim hakim”i zikretmiştir. O halde Şeyh (rahimehullah) toplam 6 baş tâğut saymış olmaktadır.

Şeyh Muhammed (rahimehullah) bu maddelerin her birini delillendirmiştir. Uzatmamak için buraya almadık.

[8] Buna göre Allah’tan başka ibadet edilen peygamberler, melekler ve salihler tağut kavramının kapsamına girmezler. Çünkü bu kimseler kendilerine yapılan ibadetten razı değildirler.

[9] Yani imanı zandan ibaret olarak sayılanlar sadece iniş sebeplerinde bahsedilen ile sınırlı değildir.

[10] Eğer ki insanların ihtilaf halinde müracaat ettikleri tâğutî mahkeme hâkimleri ayetin ifadesiyle tâğut iseler, o halde bu hakimlerin, kendisiyle insanlar arasında hüküm verdikleri kanunları çıkaranlar evleviyetle tağutturlar. Ayrıca parlamenterler, demokratik seçimlerde milletin, Allah’ın (azze ve celle) bu hakkını kendilerine vermeleri sebebiyle Allah’tan (azze ve celle) başka ibadet edilenler zümresine dahil olmakta, yani tâğut olmaktadırlar. Zira kayıtsız şartsız egemenlik yetkisi hiç şüphesiz yalnızca Allah’a (azze ve celle) ait olan bir yetkiyse, o zaman bu yetkiyi başkalarına vermek sadece Allah’a sarfedilmesi gereken bir ibadeti Allah’tan başkalarına sarf etmektir.

Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e salât ve selam olsun. Davamızın sonu âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmektir.

29 Haziran, 2014 Ömer Faruk