Abdullah Yolcu

Abdullah Yolcu

SORU: Selamun aleykum hocam; Son zamanlarda özellikle sosyal medya da ciddi bir ircaa akımı bulunuyor. Şeyh makdisinin (hafizahullah) tekfircilerin fikir babası olduğunu söyleyenler, Suudi tağutlarin şehid (inşaAllah) ettiği kardeşlere harici diyenler ve tebaaları müslümanlara dillerinin şerrini göstermekten geri durmuyor. Canımı sıkan bir durum var ve ben özel olarak , itibar ettiğim bir ilim ehli olarak gördüğüm çok kıymetli ve kalbimde Allah için çok büyük sevgisi olan Tarık hocam’a sormak istiyorum. (Elbette Musa, Ömer ve İsmail hocalarımızı da Allah için seviyorum) Çok kıymetli hocam size Allah için soruyorum! Ben Abdullah Yolcu isimli şahsı muayyen olarak tekfir ediyorum ve onun bu çağın belamlarından olduğu konusunda uksimubillah hiçbir şüphem yok. Bunun sebebi de yıllar önce kendisinden çok etkilenip hamd olsun Rabbani ulema ile tanışınca onun kirli oyununu farketmemdir. Bu adamı çok iyi tanıyorum ve amacını zannı galip ile biliyorum. Bu adam ki "Tayyibe oy vermek vacibdir" diyen bir şiırk davetçisi malumunuz. Bu yüzden bana harici diyenler ne kadar doğru sözlüler? Sorumun ikinci ve ehemmiyetli kısmı şu ki Ben Abdullah Yolcu veya başka bir şahsı muayyen tekfir etmeyen insanları ircaa ile itham etmiyorum ancak nasıl böyle bir şey düşünüyorlar da tekfir etmiyorlar şaşıyorum. Ona âlim Şeyh diyenlerin de tevhidi anlamamış ilimsiz cahiller olduğunu düşünüyorum. Bu davranışlardan hangileri hariciliktir ve hangileri fasittir? Allah için size sitem dolu bir kalple soruyorum. Ve son olarak Elhamdulillah ki bir birikim sahibi insanlarız. Hiçbir dönem ulemasından okumadım ki cehaleti özür gören mürcie görmeyen harici olsun. Ancak bugün aslında selefte yaygın olan cehaletin özür olmadığı görüşü iken cehaleti özür gören kardeşler görmeyen bizlere harici ithamı ediyorlar bu ne kadar doğrudur? Hakkınızı helal edin uzun bir soru oldu ancak inşaAllah yanıt vereceğinizi umud ediyorum. Saygı ve hürmetle sizi selamlıyorum.
CEVAP:

Ve aleykumusselam ve rahmetullah. Hamd Allah’a mahsustur.

Muhterem kardeşim rızası için beni sevdiğin Rabbim de seni sevsin, hakkı arayanlardan, bulan ve bulduktan sonra taviz vermeyenlerden eylesin.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) zamanında bir topluluk Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’e “Biz Rabbimizi seviyoruz” deyince Allah (celle ve âlâ) şu ayeti kerimeyi inzal buyurmuştur:

قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafur’dur. Rahim’dir.” (Al-i İmran, 31)

Birinci sualine gelince muhterem kardeşim,

Evvelen sana tekfir mevzusunda Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. Tekfir çetin bir iştir ve fıkhın en ala derecelerindendir. Dinde her şey bir salahiyet istediği gibi tekfir de ve özellikle tekfir de bir salahiyet ister. Ahirette iflas etmek istemiyorsan tekfirde dikkatli olmalısın.

Saniyen, Abdullah Yolcu’ya gelince, kendisini şahsen tanımadığım gibi sohbetlerini ve derslerini hiç dinlemedim ve yazdıklarını hiç okumadım. Hakkında bildiğim tek şey “Guraba Yayınevi” ile ilişkili olmasıdır ve Türkiye’deki telefi camianın hocalarından birisi olmasıdır.

Sonra Abdullah Yolcu ismini dört fetvası vesilesiyle işittim:

Birincisi: Türkiye demokratik seçimlerinde oy kullanmak vaciptir fetvası.

İkincisi: Erdoğan ve AKP Hareketi Müslümandır desteklenmesi vaciptir fetvası.

Üçüncüsü: Cihadı ve el-Kaide’yi destekleyici mahiyette fetvası.

Dördüncüsü: Suud rejiminin idam ettiği 46 kişi tekfirci, haricidir, hak ettikleri cezayı almışlardır fetvası.  

Birincisine gelince tam hatırlamıyorum belki 6-7 sene önce Abdullah Yolcu’nun Tayyib Erdoğan için oy kullanmanın vacip olduğu fetvasını işitmiştim. Müslümanın Müslüman üzerinde hakkı ona hüsnü zan etmesidir. Bunun için bu fetvayı iki zararın arasında hafif olanının tercihi vaciptir kaidesi gereğince verdiğini düşündüm. Dediğim gibi kendisini tanımıyorum ama o camianın da tağutu inkâr eden, laikliğe ve demokrasiye küfür diyen bir topluluk olduğunu biliyordum.

Binaen aleyh bu fetvanın sahibi laik sistemi, demokrasiyi, partileri, AK partiyi ve Erdoğan’ı inkâr eden birisi olarak iki zarar arasında (AK Parti de kâfir diğer partilerde kâfir ama) Müslümanlar için daha hafif olanı tercih etme babından oy kullanmanın vacip olduğunu söylediğini düşündüm.

Bu tevilin hatalı ve yanlış olmasıyla beraber fıkıhta makbul bir yönü olmasından dolayı kendisi için muteber bir mani kabul ederdim ve kendisini kâfir veya laik sistemin din adamlarından görmezdim.

Ancak daha sonra Abdullah Yolcu’nun bu fetvayı Erdoğan’ı Müslüman ve izlediği yolun da İslam olduğunu ispat ederek ve tashih ederek verdiğini gördüm. Laikliği ve demokrasiyi İslam demek ve bunu desteklemek ise muhakkak küfürdür.

Buna şöyle itiraz edenler olacaktır: “Abdullah Yolcu laikliği ve demokrasiyi inkâr ediyor. Laikliği ve demokrasiyi doğrulayıp desteklediğini nerden çıkardın?”

Derim ki: Erdoğan ve AKP Hareketinin laik ve demokrat olduğu kimseye gizli değildir. Sözleriyle ve amelleriyle bunu her gün izhar ve ispat ediyorlar. Sürekli kendi hevalarına göre kanunlar vazedip duruyorlar.

Bu durumda hüküm eşyanın zahir olmuş hakiki vasıflarına taalluk eder sadece zahir ismine değil. Zahir isim eşyanın hakiki vasıflarına mutabık olabilir, olmayabilir de. Eşyanın zahir ismiyle hakiki vasıfları arasında tezat vaki olduğunda ve bu tezat zahir olduğunda hüküm zahir isme değil zahir olmuş hakiki vasıflara taalluk eder.

Mesela bir kişinin su şişesinin içine rakı koyması ve “bu sudur” demesi rakıyı hakikatte su yapmaz ve onu helal kılmaz ama zahiren sudur. Lakin kokusu sebebiyle veya içenin ağız kokusundan dolayı veya bazı sarhoşluk alametlerin kendisini göstermesinden dolayı şişenin içindeki rakı olduğu zahir olursa hem sıvının haramlığı ve hem de kişinin sahtekârlığı sabit olur.

Şimdi. Bir kişinin elinde rakı şişesi var. Ağzı rakı kokuyor ve kelimeleri ağzında yuvarlayarak rakı içtiğini söylüyor. Ayakta zor duruyor ve sarhoşluktan düz yürüyemiyor. Ama Abdullah Yolcu ve arkadaşları “bu adamın içtiği sudur” diyorlar.

Ağzı rakı kokan, düzgün konuşamayan, ayakta duramayan ve yürürken zigzag yapan kişinin elindeki rakı şişesinin içindeki su olduğunu iddia etmek ne kadar büyük bir sapkınlıksa Erdoğan ve AKP Hareketinin söz ve amellerinin İslam olduğunu iddia etmek de o kadar büyük bir sapkınlıktır.    

“Amacı şeriattır” derseniz o zaman Kitap, Sünnet ve icma ile şirk ve küfür olduğu sabit olan söz ve amelleri doğru amacın salih amele ve İslam’a dönüştürdüğünü nereden getirdiniz?

“Amelin hakikati değil ama amele taalluk eden hüküm değişir” derseniz o zaman Kuran, Sünnet ve icma ile hükmü sabit olan fiilin failine hükmü inzal etmeyi engelleyen maniler nedir?        

Hüküm Allah’a mahsustur. Allah’tan başkasının kanun vazetmesi Kuran, Sünnet ve ıcma –i ulema ile İslam’dan ihraç eden şirktir. Allah (celle ve âlâ) şöyle buyuruyor:

Bir:

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ

Yoksa onların, Allah'ın dinde izin vermediği şeyi kendilerine meşru kılacak ortakları mı vardır?”

İki:

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

“Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”

Üç:

اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِلَهًا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Onlar, Allah'tan başka bilginlerini (hahamlarını) ve rahiplerini kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.”

Dört:

وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا

“O hükmüne hiç kimseyi ortak etmez”

Ve İmam ibni Âmir eş-Şami (rahimehullah)’ın kıraatinde:

وَلَا تُشْرِكْ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا

“Ona hükümde hiç kimseyi ortak koşma”

Dört ayeti kerime de hüküm koyma yetkisini Allah (celle ve âlâ) için hasrediyor. Ondan başkasının hüküm koyma yetkisini kendisi için iddia etmesinin veya Ondan başkası için hüküm koyma yetkisinin iddia edilmesinin şirk ve küfür olduğunu ve failinin müşrik ve kâfir olduğunu haber veriyor.

Dolayısıyla Allah’tan başkası için hüküm koyma, teşri etme yetkisini kabul etmek ulemanın icmasıyla İslam’dan çıkaran büyük şirk ve küfürdür. Bu manada ulemanın sözleri çoktur. Mesela:

İmam ibni Kesir (rahimehullah) şöyle der: “Kim enbiyanın sonuncusu olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’e nazil olmuş olan şeriatı bırakıp ondan gayri mensuh şeriatlara tehakum olursa kâfirdir. Pekâlâ, Yesak’i şeriata tercih ederek tehakum olanın durumu nedir? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmasıyla kâfir olur.”

Ebu Muhammed ibni Hazm (rahimehullah) şöyle der: “İncil’in hükmettiği ama İslam şeriatında vahyedilmemiş olan bir nass ile hükmedenin İslam dininden çıkmış kâfir ve müşrik olduğuna iki Müslüman arasında dahi ihtilaf olmaz.”

İmam ibni Kayyım (rahimehullah) şöyle der: “Şöyle dediler: “Kuran’a göre ve sahih icmaya göre İslam dini kendinden evvel olan bütün dinleri neshetmiştir ve kim Kuran’ı bırakır ve Tevrat ve İncil’e uyarsa kâfirdir. Muhakkak ki Allah Tevrat, İncil ve bütün diğer dinlerdeki hükümleri iptal etmiştir ve cinlere ve insanlara İslam şeriatını gerekli görmüştür. Haram sadece İslam’ın haram kıldığıdır ve vacip sadece İslam’ın vacip kıldığıdır.”

Kanun koyma yetkisini Allah’tan başkası için kabul edenlere tabii olmak, onların yolunu tasvip etmek ve desteklemek da küfürdür. Buna İmam et-Tirmizi (rahimehullah)’ın hasen dediği Adiy bin Hatim (radıyallahu anhu) hadisi delildir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) Adiy bin Hatim (radıyallahu anhu)’nun boynunda haççı görünce Onlar, Allah'tan başka bilginlerini (hahamlarını) ve rahiplerini kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden münezzehtir”ayeti kerimesini okumuştur. Adiy (radıyallahu anhu) “Biz onlara ibadet etmezdik ki” deyince Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) “Onlar Allah’ın helal kıldığını haram kıldıklarında sizde onu haram görmez miydiniz? Ve Allah’ın haram kıldığını helal kıldıklarında sizde onu helal görmez miydiniz?” buyurmuştur. Adiy bin Hatim “Elbette” deyince “İşte bu onların ibadetleridir” demiştir. İmam et-Taberani (rahimehullah)’ın rivayetinde böyle gelmiştir. El-Beyhaki (rahimehullah)’ın rivayetinde “İşte bu onların onlara ibadetidir” olarak gelmiştir.  

Abdullah Yolcu Erdoğan’ı, AK Parti’yi ve amellerini tashih ettiğini aşağıdaki linklerde açıkça ifade ediyor:   

https://www.youtube.com/watch?v=2NuQ1rd5jL8

https://www.youtube.com/watch?v=b77b3bZHltk

https://www.youtube.com/watch?v=YluG1ESedpI

Bu konuşmalarında Erdoğan’ı desteklemenin şeran vacip olduğunu söylüyor ve bu fetvasını da şeri siyaset gereğince verdiğini iddia ediyor.

Derim ki: Evet! Müslümanların ve İslam’ın maslahatı için bir kâfiri diğer bir kâfire karşı desteklemek şeri siyasette vardır. Eğer Müslümanlar için defi racih olan zararın giderilebilmesi için ve Müslümanlar için umumi bir maslahatın hâsıl olabilmesi için kâfir bir hükümdârı veya bir kâfiri diğer bir kâfire karşı desteklemek zorunlu ise o zaman bu caiz olur. Şeri deliller, sahabenin ameli ve usuli kaideler buna delildir.

İmam et-Taberi (rahimehullah)’ın kendi senediyle ibni Abbas (radıyallahu anhuma)’nın şöyle dediğini tahriç etmiştir: “Müslümanlar Kitap Ehli olan Rumların galip gelmesini isterlerdi, müşrikler ise Farisilerin galip gelmesini isterlerdi. Çünkü onlar put ehliydi. Bu durumu Ebu Bekir’e haber verdiler. O da Nebi (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’e haber verince “Muhakkak ki onlar hezimete uğrayacaklardır” buyurdu. Ebu Bekir bunu müşriklere söyleyince şöyle dediler: “Aramızda bir zaman belirleyelim. Rumlar galip gelirse sana şu şu vardır. Ama eğer biz galip gelirsek bize şu şu vardır.” Nitekim aralarında beş sene belirlediler. Beş sene geçti ve mağlup olmadılar. Ebu Bekir bunu Nebi (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’e haber verince “On(10)dan daha düşüğünü deseydin ya” buyurdu. İşte bu Allah-u Teâlâ’nın şu kavlidir: “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenildi. Yakın bir yerde. Onlar bu yenilmelerinden sonra galip geleceklerdir. Bir kaç yıl içinde. Önce de sonra da emir Allah’ındır. O günde müminler sevineceklerdir.” (Camiu’l-Beyân fi Tevili’l-Kuran 20/68)   

Kıssadaki şahit Müslümanların daha azgın ve zararlı olan fars müşriklerine karşı en azından Kitap Ehli olan Rum ehline taraftar olmaları ve galip gelmelerini istemeleridir. Zira bunda Müslümanlar için bir maslahat vardı. Çünkü Mekke müşrikleri dindaşları olan Farisileri destekliyorlardı. Farisilerin Rum ehline yenilmeleri Mekke müşriklerinde yenilmesi olacaktı ki, bu Müslümanlar için bir maslahattır. Ayrıca Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in nübüvvetine delil olacaktı. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) Farisilerin hezimetlerini haber vermişti. Hatta Ebu Bekir (radıyallahu anhu) bunun için Mekke müşrikleriyle bahse girmişti. O zaman bahse girmek henüz haram kılınmamıştı. 

Allame Süleyman bin Nâsır el-Ulvan hafızahullah şöyle der: “Bu haber kâfiri diğer bir kâfire karşı desteklemenin caiz olduğuna delildir. İslam ve Müslümanlar için racih bir maslahatı sağlayacaksa bu caizdir. İster bu destek bu haberde geldiği gibi sevinme ve taraftarlıkla olsun, ister mal ve can ile yardım etmek suretinde olsun. Bu maslahatın belirlenmesi için ise ilim ve takva ehline bakılır. Allah’ın ayetlerini ucuz bir bedel karşılığı satmış olanlara, isteye göre ve şahsi menfaatlere ve siyasi çıkarlara göre fetva verenlere değil.” (“Nusratu Devletin Muslimetin Hâkimuha Kâfirun ala Devletin Kâfiratin Mu’tediye” başlıklı sorunun cevabı s.4)         

Ve İmam Ahmed (rahimehullah) kendi senediyle Ummu Seleme (radıyallahu anha)’nın Habeşistan hicretinden bahsederken şöyle dediğini tahriç etmiştir: “Necaşi’nin ülkesinde ve halkı arasında hayır üzere yaşıyorduk. Ta ki ülkenin hâkimiyeti için ona karşı çıkan birisi ortaya çıkıncaya kadar. Allah’a yemin olsun ki bu durum bize çok büyük bir üzüntüye düşürdü. Zira Necaşi bizi gözetip koruyordu. Böyle yapmayacak birisinin ona galip geleceğinden korkuyorduk. Aralarında Nil vardı ve Necaşi ona karşı savaşa çıktı. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in ashabı “kim çıkıp savaşta hazır olacak ve olup bitenlerden bize haber getirecek” dediler. Zubeyr bin Avvam (radıyallahu anhu) “ben” dedi. O yaşça en küçükleriydi. Sonra ona bir kırba şişirdiler ve göğsüne bağladılar. Sonra savaşın vaki olduğu Nil’in diğer tarafına kadar yüzdü ve savaşa hazır oluncaya kadar ilerledi. Biz de Necaşi’nin düşmanına karşı galip gelmesi için ve ülkesinde hâkim olması için dua ettik. Necaşi Habeşlilerin işini kontrolü altına aldı ve Mekke’de Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in yanına varıncaya kadar hayır üzere yanında kaldık.”

Ve Hafız el-Beyhaki (rahimehullah) rivayeti Sunen’inde şu lafızla tahriç etmiştir: “İktidarı ele geçirmek için bir Habeşli Necaşi’ye karşı çıktı. Necaşi bizi gözetip koruyordu. Bizim hakkımızı gözetmeyecek bir kralın ona galip geleceğinden korkuyorduk. Bunun için Allah’a ona yardım etmesi için dua ettik. Sonra Necaşi ona karşı yürüyünce Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in ashabı kendi aralarında “kim savaşta hazır olup kimin galip geleceğine bakacak” dediler. Zubeyr (radıyallahu anhu) “ben” dedi. O yaşça en küçüklerindendi. Sonra ona bir kırba şişirdiler ve göğsüne bağladılar. Sonra savaşın vaki olduğu Nil’in diğer tarafına kadar yüzdü ve savaşa hazır oldu. Allah kralı hezimete uğrattı ve onu öldürdü ve Necaşi ona galip geldi. Zubeyr geldi ve ridasını bize doğru sallayarak “Haydi müjde olsun size! Sevinin! Allah Necaşi’yi galip getirdi” diyordu. Allah’a yemin olsun ki Necaşi’nin zaferinden dolayı sevindiğimiz gibi bir şeye sevinmedik.”

Bu haberi İmam Ahmed (rahimehullah) Musned’inde, el-Beyhaki (rahimehullah) Sunen’inde ve ibni İshak (rahimehullah) Siyer’inde tahriç etmişlerdir. El-Heysemi (rahimehullah) şöyle der: “Ravileri sahih hadis ravileridir. İshak müstesna. Ama o da işittiğini açık ifade etmiştir.” (Mecmeu’uz-Zevâid 6/27)

Yani ravilerden Muhammed bin İshak’ın mudellis olduğunu kast ediyor. Lakin haberi işittiğini açıkça ifade ettiği için haberin illeti düşmüştür demek istiyor. Bunun için Allame Ahmed Şakir (rahimehullah) bu haberi Musned’e talikinde sahih demiştir ve Şuayb el-Arnavuti hasen demiştir.

El mühim, Ummu Seleme (radıyallahu anha)’nın haberi İslam ve Müslümanların maslahatı için bir kâfire karşı diğer bir kâfire destek vermenin caiz olduğuna delildir.

Hatta bazı âlimler Zubeyr bin Avvam (radıyallahu anhu)’nun savaşa hazır olmasını savaşa katılmış olmasına hamletmişlerdir. Bir kâfiri destekleyerek başka kâfire karşı savaşmanın hükmü ulema arasında ihtilaf konusudur. Cevaz verenler bunun için şartlar ve kayıtlar getirmişleridir. Bu mevzunun ayrıntılarına burada girmek istemiyorum. Sadece şunu demek istiyorum: Kâfir olan bir tarafı diğer kâfir bir tarafa karşı desteklemek şeri’ siyasette vardır ve ulemanın kitaplarında işlenilmiştir.  

Muhakkak ki bu bahis ciddi tahkik ve çok dikkat isteyen bir bahistir. Maslahat nedir? Mefsedet nedir? Racih olan ve mercuh olan maslahat hangisidir? İki maslahat arasında Müslümanlar için daha büyük olan veya iki zarar arasında Müslümanlar için daha büyük olan hangisidir? Destek vermek mi maslahattır destek vermemek mi maslahattır? Destek vermek maslahaten zorunlu mudur? Verilecek olan desteğin sınırları nedir?

Bu soruların cevabı şeri hükümleri ve maksatlarını bilen ve Allah’tan korkan takva sahibi olan, rabbani âlimlerden sorulması lazımdır. Allah’ın emirlerini ucuz bedellere karşılık satanlara değil.    

Ve muhakkak ki bu mevzu bundan daha fazla söz ve izaha muhtaçtır. Özellikle Türkiyeli Müslümanların önümüzdeki zamanda ayaklarının kaymasının en önemli sebebi bu mevzu olacaktır. Allah-u A’lem. Ama bu cevabı bir risaleye dönüştürmemek için bu kadarı kâfidir.

Kardeşlerimi uzun zamandan beri bu fitneye karşı uyarıyorum. Bu mevzuda ilk yazan ben olmak istemedim. Bunun için bugüne kadar bu mevzuyu açmadım ama işte gün geldi ve Abdullah Yolcu gibi uzun sakallı, kısa paçalı hocalar tağutun yanında yer alarak Müslümanların küfre destekçi olmaları için kollarını sıvamaya başladılar.

Evet! Müslümanların racih maslahatı için bir kâfiri diğer bir kâfire karşı desteklemek şeri siyasettir ve caizdir. Bu desteğin mahiyetini, keyfiyetini ve sınırlarını şahsi çıkarlar ve siyasi beklentiler değil bilakis rabbani ulema belirler. 

Lakin küfrü açık olan kâfirin küfrünü meşrulaştırmak, tağutu Müslüman yapmak ve yönetimini meşrulaştırmak şeri’ siyaset değildir. Bilakis tağutun ve küfrünün destekçiliğini yapmaktır.

Şu halde kâfiri veya tağutu desteklemenin iki sureti vardır:

Birinci suret: Tağutu, onun yolunu doğrulayarak ve kabul ederek desteklemek. Bu İslam milletinden çıkaran küfürdür.

İkinci suret: Tağutu ve yolunu inkâr etmekle beraber Müslümanların genel maslahatı için desteklemek. Eğer Müslümanların racih maslahatı sadece o kâfiri desteklemekle mümkünse veya müslümanlardan zararı def etmek için o kâfiri desteklemek zorunlu ise veya o kâfir desteklenmediği takdirde Müslümanlara daha çok zararı olacak olan başka bir kâfir gelecek ise ve desteğin cevazı ve şekli rabbani ulema tarafından belirlenmiş ise o zaman bu destek icma-i ulema ile küfür olmaz bilakis mubah olur.

Abdullah Yolcu’nun sözde şeri’ siyasete dayanarak verdiği Erdoğan’ı destekleme fetvasına gelince ikinci suretten değil birinci suretten destektir.

Yukarıda linklerini verdiğim konuşmalarında Erdoğan ve AK Parti Hareketini açıkça İslam ile vasıflandırıyor ve bunun için kâfirlere karşı desteklenmesi şeran vacip olduğunu ifade ediyor.

Şayet Abdullah Yolcu şöyle demiş olsaydı: “Evet! Biz Erdoğan’ı ve teşkilatını inkâr ediyoruz. Onun takip ettiği yolu ve bu sistemi inkâr ediyoruz. Lakin İslam’ın ve Müslümanların maslahatı için onu diğer kâfirlere karşı desteklememiz lazımdır. Zira Türkiyeli Müslümanlardan zararı def edebilmenin görünür başka bir yolu yoktur. Nitekim Türkiye’de Müslümanların önünü açtı ve din için çalışabilecekleri bir ortam oluşturdu. Onun varlığı Türkiye’de İslam’ın hâkimiyeti için bir ön basamaktır. Özellikle şu halde CHP, HDP, MHP üçlüsü Türkiye’ye hâkim olsa Müslümanlar için çok büyük bir zarar kaçınılmaz olur. Bunun için Müslümanlara Erdoğan’ı ve AKP’yi oy kullanma suretinde desteklemek şeran vaciptir.”         

Şayet Abdullah Yolcu böyle demiş olsaydı o zaman ona kısmen katılırdım ve verdiği fetvanın şeran makbul bir yönü olduğu için tevilinde hata yapmıştır derdim.

Evet! Bizim Erdoğan’ın kâfir ve tağut olduğuna zerre kadar şüphemiz yoktur ve Allah’a bu akideyle kulluk ediyoruz. Lakin bununla beraber Erdoğan ve AKP Hareketinin Müslümanlar için faydalı, hatta çok faydalı olduğunu aklıselim kimse inkâr etmez. Ancak insanda İslam’ı oluşturan sadece Müslümanlar için faydalı olması değildir. Yoksa Ebu Talip en değerli sahabeden sayılması gerekirdi.

Bilakis Müslüman kelime-i şahadeti telaffuz eden, muktezasını yerine getiren ve nakızlardan hali olandır.  

Abdullah Yolcu Erdoğan ve AKP taifesinde varit nakızları göremiyor mu yoksa nazarını Suudi Arabistan tarafından esen irca rüzgârları mı örtmüş?

Bence ikincisi! 

Velhasıl, benim Abdullah Yolcu’dan dinlediklerimde bizzat Erdoğan’ı Müslüman bir yönetici olarak ve takip ettiği yolu İslam olarak ve bu yolu yol edinmiş olanları Müslüman olarak desteklenmeleri gerektiğini söylüyor. Yani tağutu Müslüman, laikliği ve demokrasiyi İslam ve laik, demokrat İslamcıları da Müslüman diyor ve bunun için destek vermenin vacip olduğunu söylüyor. Bu küfürdür ve tövbeyi ilzam eder. Allahu A’lem.

Üçüncü fetvasına, yani cihadı ve el-Kaide’yi destekleyici mahiyette konuşmalarına gelince bu konuşmalarda mevcut olan çelişkileri izah edip düzeltmek ayrı bir yazıya muhtaçtır. Hem suale konu olmadığı için ve hem de çok söz istediği için buna girmek istemiyorum. Sadece şu kadarını söylemek istiyorum: Ben kendisinin bu konuda samimi olduğuna inanmıyorum. Bilakis AKP Hareketinin bu mevzuda belirlediği yol haritasında yollardan biri olduğuna inanıyorum. Başka bir ifadeyle AKP Hareketinin cihad cemaatlerine nüfuz edebilmesi için bir vesile olduğuna inanıyorum. Nitekim İstanbullu cihad cemaatlerinden birinin hazırda hali buna şahittir. Uzun cihad geçmişi olan ve halen cihad sahalarında varlığını koruyan söz konusu cemaat Erdoğan’ı tekfir etmediğini, tekfir edenleri de aşırıcı olarak dışladığını yakinen biliyorum. Buna ilaveten son seçimlerde (Abdullah Yolcu’nun umumi oy seferberliğine çağırdığı seçimlerde) Erdoğan için oy kullandıklarını işittim. Duyduğum budur. Allahu A’lem.

Zehran Alluş’un ölümü münasebetiyle yayınladığı medhiyesini ve Ahraru’ş-Şam Hareketine desteğini de bu bağlamda değerlendirebilirsin.      

Dördüncü fetvasına gelince batıllığını izah etmeye hacet yoktur. Bu fetvaya Musa hocamız hutbesinde yeterince cevap vermiştir. Sadece şu kadarını söylemek isterim: Bu tür fetvalar kâfirin kanını Müslümanın kanından daha değerli gören nizamlara dost olmanın zorunlu neticesidir.

Sonra seni harici olarak kötülemelerine gelince, tekfir haricilere mahsus değildir. Bilakis tekfirin dinin aslına girdiği alanlar vardır. Hatta batıl tekfir dahi haricilere mahsus değildir. Bilakis birçok bidat fırkalarında mevcuttur. Muhalifi sırf muhalefetinden ötürü tekfir etmek bu haricilere mahsustur. 

Ama sana durumları araştırmaya muhtaç olan muayyen şahısların tekfirinde cesaretli olmamanı tavsiye ederim. Tekfir bahsinde araştırmaya muhtaç olan her şeyde Müslümanlara vacip olan ilim ehline sormaktır. Bu mevzularda ilim sahibi olmayanların tekfirde bir nasibi yoktur. Bunu “Tekfirin Hakikati” adlı kitapta izah ettim. Oraya müracaat edebilirsin.  

İkinci sualine gelince, muhterem kardeşim hakkı arayan Müslüman kendisini sathîlikten (yüzeysellikten), bağnazlıktan korumalıdır. “Bu adama nasıl âlim, şeyh derler. Bunlar tevhidi anlamamış cahillerdir” şeklinde değil de “niye âlim görüyorlar? Onların o şahısta iddia ettikleri ilim vasfı gerçekten var mı? Varsa niye belirli mevzularda belirli görüşlere varmış? Bu görüşlerin dayanakları nedir? Bu dayanaklar makbul müdür değil midir? Dayanağı görüşünü gerçekten destekliyor mu?” şeklinde sorgulamalısın. Sonra bu soruların cevabı sahih ilme göre neyi gerektiriyorsa onda sebat edersin. 

Sonra hakkı arayan Müslüman kendisini taammuktan korumalıdır. Taammuk dinde aşırı gitmektir. Allah (celle ve âlâ) dinini beyan etmesi için Rasûlünü Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’i göndermiştir. Onun beyan ettikleri dindir. Gayrisi değildir. Bu mevzuda zabıt İmam el-Buhari (rahimehullah)’ın Enes bin Malik (radıyallahu anhu)’dan tahriç ettiği hadistir. O şöyle diyor: “Üç kişi Nebi (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in eşlerinin evlerine geldiler ve Nebi (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in ibadetinden sordular. Onlara Nebi (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in ibadeti haber verilince sanki az gördüler ve “Biz nerede Nebi (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) nerede? Muhakkak Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret etmiştir” dediler. İçlerinden biri “Bana gelince, ben geceleri daima namaz kılacağım” dedi. Diğeri de “Ben her zaman oruç tutacağım ve oruçsuz olmayacağım” dedi. Bir diğeri de: “Ben de kadınlardan uzaklaşacağım, hiç evlenmeyeceğim” dedi. Sonra Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) onların yanlarına çıkageldi ve: “Şöyle şöyle söyleyenler siz misiniz? Dikkat edin! Allah'a yemin ederim ki, ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve en çok takvalı olanınızım. Bununla beraber ben oruç tuta­rım ve oruçsuz olurum, namaz kılarım ve uyurum, kadınlarla da evlenirim. Her kim benim bu sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.”

Aşırılık Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in Allah (celle ve âlâ)’dan tebliğ ettiği sınırları aşmaktır. Aşırılık haddini aşmaktır. Dolayısıyla hakkı arayan Müslüman vahiyle (Kuran ve Sünnet’le)  beraber yürür. Kuran ve Sünnet’in genişlettiğini daraltmaz (bu ifrattır) ve daralttığını genişletmez (bu tefrittir). Bilakis hakkı arayan Müslüman vasattır, yani sünnet üzeredir. Ne ifrattır ne tefrittir.

Üçüncü sualine gelince dinin aslında cehaleti mazeret gören âlimlerimiz de var görmeyen âlimlerimiz de vardır. Her ne kadar bu mevzuda asıl itibariyle bir ihtilaf olmasa da sonrakiler arasında bir ihtilaf varit olmuştur. Bizce mevzuda doğru olan dinin aslında cehaletin mazeret olmamasıdır. Lakin meselede kati bir nass veya icma yoktur. Bunun için ulema arasında ihtilaf vaki olmuştur.

Evet! Mutlak surette özür gören her âlim murcie olmadığı gibi özür görmeyen her âlim de harici değildir. Bu mutlak ifadeleri kullanmak cehaletten başka bir şey değildir. Bu mevzuyu yeterince Tathiru’l-İtikad derslerinde işledim. Oraya müracaat edebilirsin.  

Allah (celle ve âlâ) mustakim yolda ayaklarımıza sebat versin. İslam düşmanlarına ve Müslümanlar için kötülük murad edenlere fırsat vermesin. Amin.

Başa Dön

28 Ocak, 2016 Tarık Ebu Abdullah