Ebu Hanzala ve Hilafet Yorumlarına Cevabım

Ebu Hanzala ve Hilafet Yorumlarına Cevabım

SORU: Ebu Hanzala ve Hilafet Yorumlarına Cevabım
CEVAP:

Allah’a hamd ve Rasûlü Muhammed’e Salât ve Selam olsun.

Bundan sonra…

Ebu Hanzala ile alakalı cevabım ve Ebu Bekir el-Bağdadi’nin hilafetiyle alakalı yazım yayımlandıktan sonra epeyce yorumlar geldi. Kimisi itiraz mahiyetinde ve kimisi de destek mahiyetindeydi. Bu beklediğim ve olağan bir tepkidir. Nitekim Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in sözü hariç her beşerin sözü kabul ve redde açıktır.

Şu yazıyı yazmamı ilzam eden bu olmadı. Lakin itiraz edenlerin hemen hemen hepsinde müşahede ettiğim edepsizliğe ve ahlaksızlığa ve kimisindeki hatta haysiyetsizliğe ve âdiliğe suskun kalmak istemedim.

Aslında onlara bil misliyle cevap vermek münasip olurda ama Türkiye’nin İslam topluluğu bunu kaldıracak bir olgunlukta henüz değildir. Buna ilaveten bunlar gibi sınır bilmeyen arsızlarla ağız dalaşına girdiğin zaman yüksek ihtimalle zararlı çıkarsın. Tahmin ediyorum ki onlar için tespit ettiğim bu aşağılığı kendileri için bir fazilet göreceklerdir.

El muhim, onlara cevap vermektense nefsine ve hevasına kul olmamış ve İslam’ını taassubun zincirlerine vurmamış hakkı arayan Müslüman kardeşlerime ve bacılarıma hakkın en belirgin ölçülerinden birini izah etmek istedim ki doğru olanlarla yamuk olanları temyiz edebilsinler.

O ölçü edep ve güzel ahlaktır.

Evet! İnsanın ahlakı onun hak üzere olduğuna delalet ettiği gibi ahlaksız olması da batıl üzere olduğuna delalet eder. Zira güzel ahlak ve istikamet arasında zorunlu bir ilişki vardır.

Çünkü birincisi:

Güzel ahlakı Allah (celle ve âlâ) ve Rasûlü (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) emretmişlerdir. Dolayısıyla güzel ahlak sahibi olmak Allah ve Rasûlünün emrine itaattir. Ahlaksızlık ise Allah ve Rasûlüne karşı âsi olmaktır.

Allah (celle ve âlâ) şöyle buyuruyor:

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Şüphesiz ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder ve fahşayı, münkeri ve bağyı nehyeder. İyice dinleyip tutasınız diye size öğüt veriyor.”[1]

Ve şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

 “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüpke yok ki Allah işiten ve görendir.”[2]

Ve şöyle buyurmuştur:

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ

“Affa tutun. İyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”[3]

Ve şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ

“Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar, kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sora fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tövbe etmezse işte bu kimseler zalimlerdir. Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”[4]

Ve İmam et-Tirmizi (rahimehullah)’ın Ebu Zer (radıyallahu anhu)’dan tahriç ettiği hadiste Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ

“Nerede olursan ol Allah’tan kork. İşlediğin bir seyyiatın ardından hemen bir hasenat işle ki onu imha etsin. Ve insanlara güzel ahlakla muamele et.”

Binaen aleyh kötü ahlak sahibi olmak Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in irşad ettiği müstakim yoldan sapmaktır.

Bunun için müstakim yolun en doğru ve layık yolcusu olan Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) için Allah (celle ve âlâ) وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphe yok ki sen çok büyük bir ahlaka sahipsin”[5] buyurmuştur. Zira o (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) Allah’a itaatin müşahhas olduğu insan ve müstakim yolun rehberidir.

Ve ikincisi:

Allah (celle ve âlâ) güzel ahlakı sahih akidenin ve sahih amelin zorunlu neticesi kılmıştır.

Allah (celle ve âlâ) şöyle buyurmuştur:

وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ

Ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar” [6]

Allah (celle ve âlâ) bu ayeti kerimede namazı hakiki fail konumuna yerleştirmiştir çünkü salih amel ile kalp arasında zorunlu ve doğrudan bir ilişki vardır. Çünkü namaz her ne kadar bedensel bir amel olsa da kökü kalptedir.

Zahiren ve batınen namazını tam manasıyla ikame eden kişinin namazı onun kalbini temizler ve nurlandırır. Onun imanı artar ve hayâsızlık ve kötülük yapmaya karşı rağbeti körelir. Bu surette namaz onu hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.

Lakin namaz kılmasına rağmen hayâsızlıklardan ve kötülüklerden temizlenememiş ise o zaman bu durum onun kıldığı namazın onu hayâsızlıklardan ve kötülüklerden alıkoymadığı anlamına gelir. Bunun sebebi ise namazında var olan eksikler ve kusurlardır.

Binaen aleyh kişinin ahlaksızlığı müstakim yolda olmadığına delalet eder. Zira iddia ettiği sahih akide ve sahih amel onu hayâsızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyması gerekirdi.

Ve üçüncüsü:

İnsanın ahlakı kişinin batıni, hakiki şahsiyetini temsil eder. Bir önceki maddede geçtiği gibi zahiri salih ameller muhakkak kalbi terbiye eder. Kalbin masiyet kirlerinden selim ve itaatkâr olması da yine hayâsızlık ve kötülük kirlerinden arınmış bedende zahir olur.

Lakin kişide ahlaksızlık görünürse bu durumda zahiri ve batıni kişiliğinin arasında bir tezadın varlığına delalet eder. Bunun için Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem) içi dışı bir olmayanlar için fiili ahlaksızlıklarını alamet tayin etmiştir ve şöyle buyurmuştur:

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ : إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ

“Münafıkların alametleri üçtür: Konuşursa yalan konuşur. Va'd ederse (sözünden) döner. Kendisine (bir şey) emanet edilirse hıyanet eder.” (İmam el-Buhari ve İmam Muslim Ebu Hureyre (radıyallahu anhu)’dan tahriç etmişlerdir)

Ve Abdullah bin Amr (radıyallahu anhuma)’nın rivayetinde şöyle buyurmuştur:

أَرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كَانَ مُنَافِقًا خَالِصًا وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خَلَّةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ خَلَّةٌ مِنْ نِفَاقٍ حَتَّى يَدَعَهَا إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ

“Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse hâlis münafıktır. Kimde bunlardan bir haslet bulunursa onu terk edinceye kadar kendisinde nifaktan bir haslet var demektir:

Konuşursa yalan söyler. Söz verirse sözünde durmaz. Vad ederse vadinden döner. Kavga ederse sınır bilmez, ahlaksızlaşır.”

Ve dördüncüsü:

Güzel ahlak kişinin Allah (celle ve âlâ)’nın emirlerine ve Rasûlü Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem)’in sünnetine uymasıyla kazanacağı İslam ahlakıdır. Bunun için âlimlerimiz dinin hepsi edeptir, güzel ahlaktır demişlerdir.

İmam Abdullah bin Mubarek (rahimehullah) şöyle demiştir: “Adabı ihmal etmenin cezası sünnetten mahrum bırakılmaktır. Sünneti ihmal etmenin cezası farzlardan mahrum bırakılmaktır. Farzları ihmal etmenin cezası marifetten (marifetullah’tan) mahrum bırakılmaktır.”

Ve Ebu Ali ed-Dekkâk (rahimehullah) şöyle demiştir: “Kişi Allah’a itaatiyle cennete ulaşır ve itaatinde edebiyle Allah’a ulaşır.”

Ve Sehl (rahimehullah) şöyle demiştir: “Kim nefsini edepli olmaya zorlarsa o Allah’a ihlas ile ibadet edendir.”

Ve İmam Hasan el-Basri (rahimehullah)’a en faydalı edebi sorduklarında: “Dinde derin bilgi sahibi olmak, dünyada zahit olmak ve Allah’ın üzerindeki hakkını bilmektir” demiştir.

Ve İmam ibni Kayyım (rahimehullah) şöyle der: “Şöyle denilir: Ameldeki edep o amelin kabulüne delalet eder.”

Sonra (rahimehullah) şöyle der: “Menâzil (kitabının) sahibi[7] şöyle der: “Edep -haddi aşmaktan ötürü gelecek olan zararı bilerek- aşırılığa ve gevşekliye karşı sınırı korumaktır.”

Bu çok güzel bir tariftir. Zira aşırılık (ifrat) ve gevşeklik (tefrit) tarafına sapmak edepsizliktir. Edep iki taraf arasında vasatta durmaktır. Ne şeriatın sınırlarını tamamıyla ihmal etmek ve ne de sınırları aşmak. Çünkü iki hal de haddi aşmaktır. Allah haddi aşanları sevmez. Haddi aşmak edepsizliktir. Seleften bazıları şöyle demiştir: “Allah’ın dini aşırı gidenle gevşek olan arasında vasattır.”[8]

Velhasıl güzel ahlak insanın ilahi emirlere ve nebevi sünnete itaatin ve ittibanın zorunlu bir semeresidir. Hakkın doğrudan bir alametidir. Ahlaksızlık ve edepsizlikte doğrudan sünnetten sapmanın ve haktan sapmanın bir alametidir.

Şimdi siz değerli kardeşlerim ve bacılarım şu sözleri değerlendirin ve sahiplerinin ne kadar istikamet üzere olabileceklerini takdir edin:

*Yorumları Görmek İçin Tıklayınız


[1] En-Nahl 90

[2] En-Nisa 58

[3] El-Araf 199

[4] El-Hucurat 11,12

[5] El-Kalem 4

[6] El-Ankebut 45

[7] Ebu İsmail el-Herevi (rahimehullah). H. 481 de vefat etmiştir. İmam ibni Kayyim (rahimehullah) Medâricu’s-Sâlikîn adlı kitabını bu kitaba “Menâzilu’s-Sâirîn”e bina etmiştir. 

[8] Medâricu’s-Sâlikîn, 2/392. Daru’l-Kitabi’l-Arabi, yedinci baskı h.1423

Başa Dön

3 Şubat, 2016 Tarık Ebu Abdullah