Abdullah Yolcu'nun Şeyh Ebu Katade'yi Pervasızca Eleştirmesi Hakkında

Abdullah Yolcu'nun Şeyh Ebu Katade'yi Pervasızca Eleştirmesi Hakkında

SORU: Esselamun Aleykum ve Rahmetullah Değerli Hocam, Şeyh Ebu Katade’nin(Allah onu korusun) malumunuz geçtiğimiz günlerde iki saati bulan "Türkiye'deki Darbe Girişimi ve R.T. Erdoğan" ile alakalı bir açıklaması olmuştu... Bkz. Link: https://www.youtube.com/watch?v=lhyfo-HEJHY Bu açıklamadan birkaç gün sonra Abdullah Yolcu'ya Şeyh Ebu Kataden'nin bu açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz diye sorulunca, Abdullah Yolcu'da ağır ithamlarla Şeyh Ebu Katade hakkında ilmini ve şahsını karalayarak bir çok hakarette bulundu... Bkz. Link: https://www.youtube.com/watch?v=melhFUBwaMM Sorum şudur: Abdullah Yolcu’nun bu ithamları doğrumudur? Konuştuklarını ilmi çerçevede değerlendirilebilir miyiz? Şeyh Ebu Katade’nin ilmi seviyesi nedir? Abdullah Yolcu'nun ilmi seviyesi nedir? Abdullah Yolcu’nun bu hakaretvari uslûbunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
CEVAP:

Ve aleykumusselam ve rahmetullah. Hamd Allah’a mahsustur.

Muhterem kardeşim, bana gönderdiğin linkte mezkûr şahsın sözlerini izledim ve söylediklerine hiç şaşırmadım. Bu adamın nasıl bir yol üzere olduğunu ve kime hizmet ettiğini daha evvel bir cevapta yazmıştım. O zaman henüz bu kadar açık sözlü değildi. Ama bu 28.07.2016 tarihli görüntü kaydında açık bir şekilde gerçek yüzünü göstermiş. Karışıklık haletlerinde aslen birbirinden çok farklı olanlar zahirde birbirine benzetilebilir. Ancak karışıklık kalktıkça ve durum netleştikçe herkesin hakikati de netleşir ve hakikati herkes için görünür olur.

Bazı dalalet önderleri vardır, ağızları gerçekten laf yapar. Hitap güçleri karşısında insanlar büyülenir. Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve alihi vesellem)’in buyurduğu gibi “Muhakkak ki sözün sihir olanı vardır.” Lakin bu adamın belagatiyle insanları büyülemediği açıktır. İlmiyle insanları ikna ediyor desen… Heyhat! Bu adamın ağzından çıkan cehalet avamı dahi güldürür. Bunun gibilerinin Şeyh Abdullah Azzam (rahimehullah)’ın dediği gibi sakalları saman olsa da mücahidlerin atlarına yem olsa. Bu durumda en azından bir faydaları olurdu.

Muhterem kardeşim, bu kadar iftirayı ve boş sözü bir araya getirmeyi ancak çok az insan becerir. Bu adamın hocamız Ebu Katade (hafizahullah)’a yönelttiği mesnetsiz ve cahilane ithamlara cevap vermek gerçekten vakti zayi etmekten başka bir şey değildir. Ama mademki soruldu, zimmetin üzerimden düşmesi için birkaç şey söylemek isterim.

Birincisi: İnsaf, azizdir. Ve insaf sahibi azizdir. Sözünde adil ve insaflı olmak düşman da olsa, kâfir de olsa Allah (celle ve ala)’ya karşı takvadandır. Allah (celle ve ala) şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olun! Çünkü o, takvaya daha yakın olandır. Allah’tan korkun! Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Maide 8)

Adil ve insaflı kişi, düşmanı da olsa haklarını itiraf eder ve kendisinden istenilmeden bu haklara vefa gösterir. Eşyayı hakikaten olduğu gibi yargılar. Onu gerçekten olduğundan fazla çoğaltmaz ve olmadığından az da azaltmaz. İnsanın hasmı için aleyhine olanı aleyhine ispat ettiği gibi en azından lehine olanı da lehine ispat etmesi haklarını korumasıdır. İnsaf ve adalet budur. Ama yalan, iftira ve ölçüsüzlük hiçbir yönden adalet ve insaf değildir. Bilakis doğru yoldan sapmış dalalet ehlinin zulmü ve cehaletidir. İmam İbn-i Teymiyye (rahimehullah) şöyle demiştir: “İnsanlar hakkında konuşulan sözler ilim ve adalet ile olmalıdır. Bid’at ehlinin yaptığı gibi cehalet ve zulüm ile değil.”[1]      

Bu konuda Abdullah Yolcu’nun şeyhimiz Ebu Katade’den -Rabbim onu korusun- çok öğreneceği vardır. Evet, Şeyh Ebu Katade Erdoğan’ı şeriatın kaideleri gereğince tekfir ediyor. Zira Erdoğan’ın izhar ettiği gerçeği küfürdür. Şeriat gerçeklere hükmeder, hayallere değil. Ama bunun için küfrüyle beraber Erdoğan gerçeğinde yatan hayrı da ihmal etmiyor. İslam’ın emrettiği adalet ve insaf bunu ilzam ediyor. Erdoğan’ı değerlendirdiği ve Yolcu’nun seviyesiz iftiralarına ve ithamlarına sebep olan 25 Temmuz 2016’da Youtube’da yayımlanan görüntü kaydında[2] şeyhimiz Ebu Katade (hafızahullah) Erdoğan için şöyle diyor: “Söz iki taraf hakkında olacağı zaman, o zaman söz maslahat ile alakalıdır. Yani iki taraftan hangisi bizim için daha iyidir. İki taraftan hangisi bu zaman aralığında maslahatlarımızı daha çok sağlıyor? Şu zayıflık hâlimizde bizi kim daha çok koruyor? Bu manada Erdoğan’ın bekası hayırdır. Bu ittifak edilmiş bir husustur.”[3]

Hiç şüphesiz doğru olan budur. Müslümanların genel maslahatı için şerri daha az olan bir kâfiri şerri daha büyük olan diğer bir kâfire karşı desteklemenin cevazı İslam fıkhında vardır. Bu desteğin şartları, mahiyeti ve sınırları için Rabbani ulemaya başvurulması gerekir. Bu mevzuyu başka yazılarda izah etmeye çalıştım. Konunun ayrıntıları için dileyen oraya müracaat edebilir.

Ama küfrü zahir olan bir şahsı iman ehlinden kılmak, Allah’ın onu sevdiğini ve arkasında durduğunu söylemek küfürdür. Bu, Allah (azze ve celle) ile alay etmek ve Rasulü Muhammed (sallallahu aleyhi ve alihi vesellem)’e indirdiği dini inkâr etmektir.     

İkincisi: Şeyh Ebu Katade (hafızahullah) Erdoğan’a küfür hükmünü şer’an vacip olduğu için vermiştir. Yukarıda bahsettiğim iki saatlik konuşmasında bu görüşünü delillendirmiştir. Ama Abdullah Yolcu’nun anlayışına göre “İki saat konuşuyor… Bir delil doğru dürüst getirmiyor… Hep böyle kem küm dolaşıyor ordan burdan.”[4]    

Durumun Abdullah Yolcu’nun uydurduğu gibi olmadığını göstermek için Şeyh Ebu Katade’nin hükmü bina ettiği dayanakları ilave yapmadan ve zorunlu olmadığı sürece izah etmeden ihtisar ederek aktarmakla yetineceğim inşaAllah.

Yukarıda bahsi geçen görüntü kaydının 37. ile 39. dakikalar arasında Şeyh Ebu Katade şöyle diyor: “Müslümanların şahıslara verdikleri hükümlerde yaptıkları hatalar izledikleri farklı menheclerden kaynaklanıyor. Mesela Saddam’ın, Yahudileri vurduğunda avamdan birisine ‘Niye Saddam’ı Salahattin olarak görüyorsun?’ diye sorsan ‘Çünkü Yahudilere füze attı. Ondan başka devlet liderleri bunu yapmadı. Bilakis ümmete (Filistin meselesinde) ihanet ettiler’ der. Onun ilmi ancak buna yetiyor. Yahudilere düşman olanı eşi benzeri olmayan bir Müslüman olarak kabul ediyor. Ve belki bir şeyhe ‘Falan yöneticiye neye göre Müslüman diyorsun, yani ona verdiğin İslam hükmünün dayanakları nedir? İslam ile hükmediyor mu? Müslümanlara velâsı var mı? Koyduğu hükümlerin, nizamnamelerin ve kanunların dayanakları İslami midir?’ diye sorsan sana ‘Ona nasıl kâfir dersin? O Kur’an bastırıp dağıtıyor.’ der. İşte böyle bazı kişilerin insanlara verdikleri hükümler sahih şer’î illetlere dayanmıyor.”

Abdullah Yolcu da böylelerden biri olsa gerek. Şeyh Ebu Katade’ye verdiği cevapta şöyle diyor: “Erdoğan bizim için mümindir. İmanlıdır. Ne mutlu bizim de onun gibi yüreğimiz olsa. Ben buradan hodri meydan diyorum. Erdoğan… Allah onu sevmiştir. Allah onun arkasındadır, savunuyor onu. Ben burdan iddia ediyorum. Ne dediğimi de biliyorum. 30 senedir bu ülkedeyim… Bir de ilimle uğraşan birileriyim.  Yani böyle hissi davranmıyorum. Adamın tarihine bak. Allah Teâlâ onu her zaman zafere kavuşturmuştur. 13 senedir bin bir çeşit plan kurdular onun için. Tam tersine…zıddına…aleyhine çevriliyor…lehine çevriliyor daha güçlü çıkıyor. En sonunda bu darbede daha güçlü çıktı. Şu anda…52 ile geldi şu anda gitse en azından 65,70 ile gelir. Anlatabildim mi? Evvel Allah başkanlık sistemi de geliyor. Bakın! İnsanlar var… Kral vardır… Suud kralları. Bir yerde deprem olsa, sel olsa hurma götürürler, para götürürler. Kuran matbaaları kurdular her hacıya Kur’an veriyorlar. İslam âleminde Kur’an dağıtıyorlar. Öldüler, gittiler. Kendi halkı bile hatırlamıyor onları. Ama Erdoğan için yer üzerinde bütün Müslüman dua ediyor. Bu kimdendir? Allah’tandır. Allah istese bir taneyi sever insanlar. Allah istese. Yoksa sevgi böyle parayla satın alınmaz… Bakın darbe gününde… İslam âlemi tümü uyumamıştır. Dünyada bütün Müslümanlar uyumamıştır… Dua ediyorlar. Kim bunu? Sen kimsin? Kim seni tanır? Sen kimsin? Kim seni tanır? Senin ümmete ne faydan var? Evet! Allah ıslah etsin bunları”[5]      

Ya Allah için “İki saat konuşuyor… Bir delil doğru dürüst getirmiyor… Hep böyle kem küm dolaşıyor ordan burdan” diyene bak sen! Bunlar mı Erdoğan’a verilecek hükümde hükmü ilzam eden etkili vasıflar? 13 senedir onu yönetimden düşürememiş olmaları veya onu öldürememiş olmaları, %52 oy oranı ile gelmiş olması, şimdi şayet seçime girse %65,70 oy alacağı. Allah için. Bu adam ne konuştuğunu biliyor mu? Ve darbe delili… Bütün dünya Müslümanları uyumamış ve Erdoğan için dua etmişler. Bu da onu mü’min hatta Allah dostu yapıyor. Allah ıslah etsin, aklını ve dinini düzeltsin. Muhaliflerin mevcut yöneticiye zarar verememeleri veya bir yöneticinin ekseriyetten destek alması ne zaman kendi başına hükme kat’i surette müessir olan İslam alameti olmuş? Abdullah Yolcu “kem küm ordan burdan dolaşmayıp” bize bunu ispat etsin.  

40. ile 55. dakikalar arasında Şeyh Ebu Katade şöyle diyor: “Yakinen ve dinde zaruret ile malum olan ilmî kaidelerden biri de kişinin kâfir olması için mümkün olan tüm küfürleri işlemesi şartının bulunmamasıdır. Veya kişinin kâfir olması için avamın anlayışında küfrü için şart koştukları ‘Ben Müslüman değilim’ gibi sözler söylemesinin şart olmayışıdır. Bilakis kişi küfürlerden birini işlemesiyle kâfir olur, işlemesi mümkün olan tüm küfürleri işlemesi şart değildir. Bunun için ilim talebesi bir kişinin yakinen küfrüne sebep olacak olan bir şeyi işlemesi hâlinde sadece bazı dinî amelleri işlemesi gerekçesiyle tekfirinde durmaması lazımdır. Çünkü Allah’ın küfürlerine hükmettiği “Biz sadece eğlenip şakalaşıyorduk” diyenler cihaddaydı. Nebi (sallallahu aleyhi vesellem) ile cihad ettiler, namaz kıldılar ve zekât verdiler. Ama bu amelleri “Siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz”[6] kavline mani olmamıştır. Bir kişinin dinî ameller işlemesi ve bununla beraber şer’an sabit olan ve yakinen küfrüne sebep olan şeyler yapması durumunda işlediği dini ameller küfür hükmünü gidermez. Bu kaideyi İmam Ebu’l-Muzaffer es-Sem’âni’nin “Kitabu’l-Istılâm”ından aldım. Orada es-Sem’âni ‘Kişinin küfre ilhak olması imana ilhak olmasından daha çabuktur’ der. Bu mesele cerh ve ta’dil ilminde ta’dil mevzusuna benzer. Cerh ta’dile mukaddemdir. Niçin? Çünkü kişinin adaleti sabit olması için birçok vasıf sabit olması gerekir. Lakin cerh için cerhini gerektiren bir vasfın sabit olması yeterlidir. Amelleri ne kadar çok olursa olsun cerhini gerektirecek bir şeyle hakkında cerh sabit olur. Mesela, Kur’an’ın faziletleri veya evliyanın faziletleri hakkında hadis uyduran sofiler gibi veya bazıların aklın üstünlüğünü iddia etmek için hadis uydurmaları gibi. Bunların orucu, sadaka vermesi, ibadeti, gece namazı onlara yalancı hükmünü vermeye mani oluyor mu? Bunun için bir kişi bütün salih amelleri işlese dahi küfrünü gerektirecek bir amel işlemesi onun küfre ilhak edilmesini sağlar. Bunun için el-Istılâm sahibi Ebu’l-Muzaffer es-Sem’âni ‘Kişinin küfre ilhak olması imana ilhak olmasından daha çabuktur’ demiştir. Çünkü küfür, bir fiil ile sabit olur lakin İslam ancak birçok şart ile sabit olur.”

Ve 55.dk ile 01:02:00 arasında şöyle diyor: “Erdoğan kendisi için ‘Ben laikim’ dediği zaman hangi hükmü vereceksin? Ve ‘Ben inanıyorum ki devlet laik olmak zorundadır ve bütün dinlere aynı mesafede durması lazımdır. Hiçbir dine meyletmemesi lazımdır. Parlamentodan çıkan ve bana gelen her kanunun altına imza atarım. Velev ki bu eşcinsellerin evlenmesine izin veren kanunname dahi olsa’ derken hangi hükmü vereceksin? Bazılarına bu söylediklerimizin hiçbiri fayda vermiyor. Çünkü onlara göre Erdoğan bunları (la diniliği) kaldırmak için bunları yapıyor. Ben de soruyorum: Deliliniz nerede? Erdoğan’ın yaptığı tüm icraatlar ilan ettiği laiklik dâhilindedir. Ve daha evvel defaatle dediğim gibi laiklik kişinin şeriat ile hükmolunmayacağını itikad etmesidir. Şeriatı hayatın herhangi bir alanında hüküm kaynağı görmemesidir. Mesela İran’daki Mucahidine Halk İran Hareketi gibi. Bunlar Müslüman olduklarını ve menheclerinin İslami olduğunu ilan ediyorlar lakin iktisatta komünizmi kabul ediyorlar. Bunlar Müslüman değildir. Çünkü hayatın herhangi bir alanında (burada iktisatta) şeriatın hâkimiyetini kabul etmiyorlar. Bu, iman etmekle beraber ameli olarak şeriattan çıkmaktan farklıdır. Bu durumda (o amelin) mertebesine bakılır. Mesela, namazı terk ederek şeriattan çıkan kâfir olur. Lakin faiz yiyerek faiz nehyinden çıkan kâfir olmaz. Lakin bir amelde şeriatın dışına çıkmanın caiz olduğuna inanan kâfirdir. Buna binaen bazı alanlarda şeriatın dışına çıkmayı kendilerine caiz gören sofiler tekfir edilmiştir. Hâlbuki bunlar zahid, abid, geceleri ibadetle geçiren, Kur’an okuyan, zikir yapan ve sakallı insanlardı. Bununla beraber bazı konularda şeriatın dışına çıkmayı kendilerine caiz gördükleri için tekfir edilmişlerdir.”

01:03:00’da şöyle diyor: “Erdoğan bugün, yarın ve bin sene sonra laik devleti benimsiyor ve savunuyor. Onun inandığı budur. Vakıanın gösterdiği budur ve diliyle ilan ettiği budur. Bundan başkasını iddia eden bana bunu nakzeden bir söz veya amel göstersin. Şayet derse ki ‘Dine hizmeti var’ deriz ki bu, onun ilan ettiği laikliğin dâhilindedir.”

01:06:00’da şöyle diyor: “ ‘Erdoğan ile Mursi’nin arasında fark mı görüyorsun?’ deseler derim ki; Evet! Sema ve arz arası gibi fark var. Mursi ‘Ben şeriat ile hükmetmeye geldim’ diyor. Elbette laikliğe inanan ve devlet bütün dinlere karşı eşit davranması lazımdır diyenle arasında fark vardır. Bu hükme etkili olacak olan bir farktır. Biri ‘Bu gücümün yettiğidir. Gücümüz arttıkça şeriatı daha da muhkem kılacağız’ diyor ve diğeri ‘Benim istediğim sadece insanların dinî özgürlük kazanmalarıdır’ diyor.”             

Ve 59.dakikada şöyle diyor: “NATO’ya üye olmak küfür, şirk ve riddettir. Çünkü küfrî bir dostluğu imal etmektir.”   

Bunlar çok ciddi ihtisar ile şeyhimizin Erdoğan’a küfür hükmünü bina ettiği dayanaklarıdır. Bu yazının uzamaması için şeyhimizin sözlerini çok ciddi özetleyerek verdim. Yoksa iki saatlik konuşmasında meselenin izahı ve ifham ve istidlal açısından bundan çok daha fazla faydalar vardır.    

Ama Abdullah Yolcu, Şeyh Ebu Katade (hafızahullah)’ın sözlerine adalet ve ilim ile cevap vereceğine, kişiliğine saldırmaya ve onu asılsız suçlamalarla töhmet altına bırakmaya kaçıyor.

Şeyh Ebu Katade’nin iki saatlik ilmî değerlendirmesine Yolcu şöyle cevap veriyor: “Cahilcedir. Ebu Katade ne yaptı? Bir de bi tarihine bakın. Önce, Ebu Katade âlim mi? Âlim ise kim onun ilmini onaylamıştır? Şimdi bir tane profösördür… Onu onaylamışlar… Diploma vermişler. Ebu Katade’ye kim diploma vermiş? Hangi âlim, bu âlimdir, demiş? Bi de adamın tarihine bak. Adamı biz Afgandan tanıyoruz. Anlatabildim mi? Londra’da olduğunda Cezayir’de ne yaptı? Katliam yaptırdı. Fetva verdi. Öldürün, dedi. Karşı tarafın çoluk çocuğunu bile öldürün. Anlatabildim mi? Tarihi adamın belli. Adam tekfirci…Toptan. Sen ne diyorsun? Yani adam gelir Erdoğan’ı Müslüman mı görer? Yani adam hiç kimseyi bulmazsa belki kendi babasıyla uğraşır. Şeytan hedefe kitlemiştir. Kurduğu kaideleri kendileri kuruyorlar, kendileri onaylıyorlar. Kardeşler! Bakın! Bu türlü insanlar… Bu türlü İslam adına konuşanları dinlememiz lazım. Neden? Allah’ın eli cemaatin üzerindedir. Bu kadar yer üzerinde bütün âlimler tağutun âlimidir. Bütün âlimler dinlerini satmışlar. Yok mu bir tane halisane, illa biz. Ee bunlarla bizim hadis inkârcıları, şeytanoğlu gibi akılsızlar, akıldan hadisleri inkâr edenler, kelamla uğraşanlar… Ne farkları var? Onlar diyor ki: Ebu Hanife’yi dinlemeyin, sonuçta bizi dinleyin. Bunlar da diyor ki: Ebu Hanife’yi, büyük âlimleri dinlemeyin bizi dinleyin. Herkes kâfir, herkes şey. Tarihe baksan tutmuyor.”[7]

Bu adam bu kadar boş lafı neresinden çıkarıyor? Bu iftiralarına şöyle derim:

Birincisi, Şeyh Ebu Katade, Abdullah Yolcu’nun ölçülerine göre âlimdir. Zira Ürdün Üniversitesi Şeriat Fakültesinde okumuş ve 1983’de diplomasını alarak Usulu’l-Fıkıh’ta yüksek lisansla bitirmiştir. Abdullah Yolcu’nun ölçülerine göre diyorum çünkü bize göre sadece diploma almak âlim olmak için asla yeterli değildir. Özellikle hazırda eğitim veren şeriat fakülteleri ve profesörleri asla sahih ilim tahsil edilecek muteber kaynaklar değildir. Ama Abdullah Yolcu kendi koyduğu kaideleri hevası için nasıl kendisi yıktığını göstermek için bunu zikrediyorum.

İkincisi, Şeyh Ebu Katade’nin meşhur ve onu kötülemek isteyen herkesin diline doladığı Cezayir fetvasına gelince hakikati şudur: Söz konusu fetva 29 Şevval 1415/30.03.1995 tarihli “el-Ensar” dergisinde yayımlanmıştır. Fetva derginin üç sayfasını alan uzun bir fetva olduğu için tümünü tercüme etmek istemedim. Özetle Şeyh Ebu Katade (hafızahullah) fetvayı altı konuda tertip etmiştir:

Birinci konu: Fetvayı gerektiren vakıa şartları.

Fetvanın birinci kısmında Şeyh Ebu Katade fetvayı ilzam eden şartlardan bahsediyor ve Cezayir polisinin, askerinin ve milislerin Müslümanlara ve özellikle mücahidlere yaptıkları envai zulümleri hikâye ediyor. Özellikle mücahidlerin evlerine girip gözleri önünde eşlerini, annelerini, kızlarını ve bacılarını defaatle ve kalabalıkla ırzına geçtiklerini ve bu durumun birkaçından değil ve bazen değil bilakis polis ve askerlerde âdetleşmiş olması ve bu alçaklığın her gün her gece vuku bulduğunu ifade ediyor. Hatta mücahidlerin bu duruma artık dayanamadıklarından dolayı dağlardan inip cihadı bırakmayı düşündüklerini söylüyor.[8]    

İkinci konu: Kadınların ve çocukların aslen öldürülmesinin caiz olmayışı.

Fetvanın ikinci kısmında fetvayı bina ettiği bazı konuları işliyor. Bu konulardan birincisi, aslen kadınların ve çocukların öldürülmesinin İslam şeriatında caiz olmamasıdır. Bu bağlamda iki hadisi delil olarak getiriyor:

Biri İmam el-Buhari (rahimehullah)’ın İbn-i Ömer (radıyallahu anhuma)’dan tahric ettiği hadistir: “Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gazvelerinden birinde öldürülmüş bir kadın bulundu. Bunun için Nebi (sallallahu aleyhi vesellem) kadınların ve çocukların öldürülmesini nehyetti.”   

Diğeri İmam Ebu Davud (rahimehullah)’ın Rebah bin Rabi (radıyallahu anhu)’dan tahric ettiği hadistir: “Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ile beraber bir gazvedeydik. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) insanları bir yerde toplanmış vaziyette görünce bir adam gönderip ‘Bak bakalım, bunlar niye toplanmışlar.’ buyurdu. Adam geldi ve ‘Öldürülmüş bir kadının başında toplanmışlar.’ dedi. ‘Bu kadın savaşacak değildi’ buyurdu. Başlarında Halid bin Velid vardı. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Halid’e adam gönderdi ve ‘Halid’e söyle, hiçbir kadın ve (savaş dışında bir iş için) kiralınmış kişi öldürmesin’ buyurdu.”

Üçüncü konu: Kadının veya çocuğun savaşçı olması durumunda öldürülmesinin caiz olması.

Asıl itibariyle şeriatta kadın ve çocuğun öldürülmesinin caiz olmadığını zikrettikten sonra asıl hükmün dışına çıkan ve kadını ve çocuğu öldürmeyi caiz kılan hâlleri zikrediyor.

Bunlardan birinci hâl, kadının veya çocuğun savaşa fiilen veya manen iştirak etmesidir. Bu durumda kadını veya çocuğu kasten ve doğrudan öldürmek caizdir. Buna delil olarak yukarıda zikri geçen Rebah bin Rabi (radıyallahu anhu) hadisini getiriyor ve şöyle diyor: “Kadını öldürmenin caiz olmayışının illeti savaşçı olmamasıdır. Bunun için Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ‘Bu kadın savaşacak değildi’ buyurmuştur. Lakin savaştığı durumda diğer savaşçılar gibi öldürülür. İbn-i Hacer şöyle demiştir: Hadisin mefhumu şöyledir: ‘Şayet savaşmış olsaydı öldürülürdü.’ ” Sonra bu sözü destekleyen en-Nevevi ve el-Kesâni (rahimehumallah)’ın sözlerini şahid olarak getiriyor.     

Dördüncü konu: Savaşçı erkekleri öldürmenin ancak kadın ve çocukların öldürülmesiyle mümkün olması durumunda kadın ve çocukların kasten, doğrudan değil ama kasıtsız, dolaylı öldürülmesinin caiz olması.  

Asıl hükmün dışına çıkan ikinci hâl, mücahidlerin erkek savaşçıları öldürmek için kadın ve çocuk öldürme mecburiyetinde kaldıkları hâldir. Bu hâlde kadınları ve çocukları öldürmeyi doğrudan kastetmek caiz değildir. Asıl hedef erkek savaşçılardır lakin onları öldürebilmek için kadınlar ve çocuklar dolaylı olarak öldürülmektedir.

Buna delil olarak İmam el-Buhari (rahimehullah)’ın Sab bin Cüsame (radıyallahu anhu)’dan tahric ettiği hadisi zikrediyor: “Nebi (sallallahu aleyhi vesellem)’e müşriklerin çocukları soruldu. Müslümanlar karanlıkta ani saldırı yaptıkları zaman (müşriklerin) kadınları ve çocukları da öldürülüyor. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ‘Onlar, onlardandır’ buyurdu.” En-Nevevi (rahimehullah) şöyle demiştir: “Aniden saldırmanın ve saldırı esnasında kadınların ve çocukların öldürülmesi bizim, Malik’in, Ebu Hanife’nin ve cumhurun mezhebidir.”

Hedef olan kâfir savaşçıların kadınlar ve çocuklarla korunmaları hâlinde savaşçıların öldürülmesi ancak kadınları ve çocukları da öldürmekle mümkünse o zaman bu caizdir. Ayrıca top, havan ve benzeri ağır silahların kullanılmasına ve dolaylı olarak kadınların ve çocukların öldürülmesine de cevaz vermişlerdir. Buna ulema Rasulullah (sallallahu aleyhi ve alihi vesellem)’in Taif ehlini mancınıkla vurdurmuş olmasını delil göstermişlerdir.

Sonra Ebu Katade bu konuda İbn-i Kudame, es-San’âni ve en-Nevevi (rahimehumullah)’ın sözlerini şahid olarak zikrediyor.            

Beşinci konu: Müslümanların öldürülmesini ve Müslüman kadınların ırzına geçilmesini önlemek için bunu yapan kâfir ve mürtedlerin kadınlarının ve çocuklarının kasten ve doğrudan öldürülmesinin caiz olması.

Fetvanın asıl konusu budur. Ve aslen tartışılan mevzu da budur. Şeyh Ebu Katade’ye göre bu şer’an caizdir. Zira kâfir savaşçıları öldürmek için aslen öldürülmesi caiz olmayan kadın ve çocukları öldürmek caiz ise o zaman Müslümanın hayatını ve ırzını korumak için kadın ve çocuk öldürmek evlasıyla caizdir. Çünkü Müslümanı korumak kâfiri öldürmekten evladır. Müslümanın öldürülmesi büyük bir mefsedettir. Kâfirin öldürülmesi ise maslahattır. Mefsedetin def’i maslahatın celbinden evvel gelir. Veya kâfir esirleri öldürmek maslahattır. Müslüman esirleri kâfir esirler karşılığında esaretten kurtarmak da maslahattır. Bu iki maslahatın varlığı hâlinde zatında mefsedet olmasına rağmen kâfir esirleri bırakarak Müslüman esirleri kurtarmak vacip olur. Çünkü Müslümanın hayatı kâfirin ölümünden evladır. Binaenaleyh, mürtedleri Müslüman esirleri öldürmekten sadece kadınlarını ve çocuklarını öldürmekle tehdit ederek men edebiliyorsak o zaman bu caizdir hatta belki vaciptir.

Bunun gibi, mürtedleri Müslümanların ırzına geçmelerini sadece kadınlarını ve çocuklarını öldürmekle tehdit ederek men edebiliyorsak o zaman bu şüphesiz caizdir veya hatta belki vaciptir. Zira Müslümanların hayatını ve ırzlarını korumak, kadınlar ve çocuklarla korunan mürtedleri öldürmekten çok daha önemlidir. Ve yukarıda zikri geçtiği gibi bu hâlde kadın ve çocukları öldürmek caizdir.           

Mevzuda Şeyh Ebu Katade, İmam el-Buhari (rahimehullah)’ın Misver bin Mahreme ve Mervan bin Hakem’den tahric ettiği hadisi delil olarak getirmiştir: Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye yılında bin küsur sahabesiyle sefere çıkmıştı. Zu’l-Huleyfe'ye geldiğinde kurbanlıkları nişanladı ve Umre için ihrama girdi. (Mekke müşriklerinin ne yaptıklarını gözetlemek için) Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Huzâa kabilesinden bir gözcüsünü de ileriye gönderdi. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Gadîru’l-Eştât mevkiine geldiğinde gözcüsü geldi ve ‘Ya Rasulallah! Kureyş sana karşı birçok halk toplamıştır ve Ehâbîş kabilesini de sana karşı ittifakına almıştır. Müşrikler muhakkak sana karşı savaşacaklar, seni Kâbe’yi ziyaretten men edip Mekke'ye girmene mâni olacaklar’ dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ashabına yönelip ‘Ey insanlar, bana fikrinizi söyleyiniz! Bizi Kâbe’yi ziyaretten men etmek isteyen şu müşriklerin ailelerinin üzerine akın etmeme katılıyor musunuz? Şayet bize karşı gelirlerse Allah (azze ve celle) bizi müşriklerden korumuş olur. Ama eğer gelmezlerse kadınlarını, çocuklarını ve mallarını almış bir vaziyette onları bırakmış oluruz’ buyurdu. Ebu Bekir (radıyallahu anhu) ‘Ya Rasulallah! Sen şu Beyt’i kastederek yola çıktın. Ne birini öldürmek ve ne de biriyle savaşmak için değil! Şu hâlde Kâbe’ye doğru yürü! Her kim bizi Kâbe’yi ziyaret etmekten men ederse onunla savaşırız!’ dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ‘Haydi, Allah’ın adıyla yürüyünüz!’ buyurdu.”

Ve İmam Abdurrazzak (rahimehullah) hadisi şu lafızla tahric etmiştir: “Ne dersiniz? Bize karşı (Kureyşe) yardım edenlerin ailelerinin üzerine varalım mı? Şayet (ailelerine yardım etmekten) geri kalırlarsa ailelerini kurtaramamış ve kadınlarını, çocuklarını ve mallarını kaybetmiş olanlar olarak geride kalmış olurlar. Ama gelirlerse Allah boyunlarını vurmuş olur.”  

Şeyh Ebu Katade, hadisi İmam Abdurrazzak (rahimehullah)’ın rivayet ettiği lafızla verdikten sonra şöyle diyor: “Hadiste, çocukları ve kadınları vesilesiyle müşriklere baskı kurmaya, cesaretlerini kırmaya ve birliklerini bozmaya cevaz vardır. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) kadınların ve çocukların üzerine giderek Kureyş etrafında toplanmış olanların birliğini bozmak istemiştir. Böylece el-Cemaatu’l-İslamiyyetu’l-Musallahe’nin[9], mürtedleri, kadınlarını ve çocuklarını öldürmekle tehdit ederek Müslüman kadınların, esirlerin ve kardeşlerin üzerindeki baskılarını gidermeye çalışmaları şer’an doğru bir amel olduğu ortaya çıkmıştır.”      

Altıncı konu: Şevket sahibi, muharib mümteni taifenin erkeklerin aldığı hükme kadınlarının da ilhak edilmesi.

Fetvanın son konusu, Cezayir polis ve askerlerine karşı cihadın sahabenin Museyleme ve tebaasına karşı yaptıkları cihad türünden olduğudur. Yani mümteni ve şevket sahibi olan mürtedlere karşı olan bir cihad olmasıdır. Şeyh Ebu Katade, “Bu tür cihadda hüccet ikamesi genel duyuru ile tahakkuk eder” diyor ve sonra şöyle diyor: “Cezayir’deki mücahidler mürtedlerin kadınlarını uyarmışlardır ve erkeklerinin mürted olduklarını ve onlardan ayrılmalarının vacip olduğunu onlara ulaştırmışlardır. Bunu kabul etmeyen kadınlar hükümde eşleriyle birdir.”

Evet! Şeyhimiz Ebu Katade (hafızahullah)’a saldırmak ve onu itibarsızlaştırmak isteyen her insafsız tenkitçinin diline doladığı Cezayir fetvası özetle budur. Muhakkak Şeyh Ebu Katade’nin bu fetvası daha yakından ve dikkatli bir incelemeye muhtaçtır. Kastettiğim, fetvanın beşinci ve altıncı konuları. Yoksa ilk konular hakkında mutekaddim ve muteahhir ulemanın birçok sözü vardır.

Ama bu yazı sadece Abdullah Yolcu’nun iftiralarına muhtasar bir cevap olduğu için bu mevzuya burada girmek istemiyorum.

Burada bizim için önemli olan Abdullah Yolcu’nun yalanıdır: “Londra’da olduğunda Cezayir’de ne yaptı? Katliam yaptırdı. Fetva verdi. Öldürün, dedi. Karşı tarafın çoluk çocuğunu bile öldürün. Anlatabildim mi? Tarihi adamın belli. Adam tekfirci…Toptan. Sen ne diyorsun?” Durum asla bu iftiracının dediği gibi değildir. Bilakis o zaman Cezayir’de bu fetvayı gerektiren ve Şeyh Ebu Katade’nin fetvanın girişinde fetvanın şartları olarak zikrettiği vakıa vardı. Şeyh Ebu Katade’nin verdiği fetvanın amacı, Abdullah Yolcu’nun iddia ettiği gibi “Katliam yaptırdı. Öldürün, dedi. Karşı tarafın çoluk çocuğunu öldürün” değildi. Mücahidlere ve ailelerine karşı her gün tekerrür eden en alçak ve rezil saldırıları engellemenin kadınlarını ve çocuklarını öldürmekle tehdit etmekten başka bir yol olmadığı için bunun şer’an caiz olduğunu beyan etmekti. Fetva budur. Şeyh Ebu Katade en ulvi şer’î maksatlardan biri olan Müslümanın canının ve ırzının korunmasının tahakkuk etmesi için daha düşük olan bir maksadın şer’î şartların tahakkuk etmesinden sonra ihmal edilmesinin caiz olduğunu söylemektedir. Daha düşük olan maksat, muharib müşrik veya mürted erkek savaşçıların savaşçı olmayan kadın ve çocuklarının korunmasıdır. 

Ama Abdullah Yolcu’nun bu fetvayı anlayamaması garipsenecek bir durum değildir. Zira İslam şeriatının gerçekliliğinden bihaberdir.

Ayrıca illette farklı olsa da aynı hükme varan Şeyh İbn-i Useymin (rahimehullah)’ın da benzer bir fetvası vardır. Hatta onun verdiği fetva daha tehlikelidir. Zira verdiği fetva çok daha mutlaktır. Ama Abdullah Yolcu Şeyh İbn-i Useymin (rahimehullah)’a bu fetvasından dolayı “Katliam yaptırdı. Fetva verdi. Öldürün, dedi. Karşı tarafın çoluk çocuğunu bile öldürün. Anlatabildim mi? Tarihi adamın belli. Adam tekfirci…Toptan. Sen ne diyorsun?”  demedi. Şeyh İbn-i Useymin (rahimehullah) şöyle diyor: “Şayet onlar (kâfirler) çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürseler bizim de onların çocuklarını ve kadınlarını öldürmemiz caiz olur mu? Zahir olan, onların çocuk ve kadınlarını öldürmemizin caiz olmasıdır. Çünkü böylece kâfirin azmi kırılır ve zelil ve hakir duruma düşürülür. Ayrıca Allah-u Teâlâ’nın şu kavlinin umumuna girdiği için: “Hürmetler karşılıklıdır. Onun için size kim saldırırsa siz de aynı onların size saldırdıkları gibi onlara saldırın.”[10]… Adalet budur. Onlar bizim kadınlarımızı öldürüyorlar. Biz de onların kadınlarını öldürürüz.”[11]

Muhakkak ki düşman kâfirin kadınlarının ve çocuklarının hedef alınmasında bölgesel veya evrensel şartlar, cihad hareketlerinin maslahatları, gayeleri veya umumen ümmetin maslahatı ve siyaseti gibi mevzular da dikkate alınması lazımdır. Bunun için bu mevzu elbette daha fazla ve ayrıntılı söze muhtaçtır. Ama yukarıda dediğim gibi, bu yazının konusu bu mevzu değildir. Fakat Abdullah Yolcu fetvayı tahrif ederek şeyhimiz Ebu Katade’ye saldırmaya çalıştığı için bunları konu ettim.

Son olarak kendisi dediği gibi “İlim ile uğraşan ve hissi davranmayan birileri olarak” Abdullah Yolcu şu sözlerin İslam şeriatında hükmünün ne olduğunu bize izah etsin:

“Biz dinî esaslara dayalı bir devlet anlayışını kabul etmiyoruz.”[12]  

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Böyle inandık.”[13]

“Laiklik tüm inançlara eşit mesafededir. Ve onların güvencesi durumundadır. Kişi laik olmaz. Devlet laik olur. Bir kişi laik bir devleti savunma anlamında laikim diyorsa… O da eyvallah. Onu da kabul ediyoruz.”[14]

“Laik bir devlet yapısı dinsizliği değil, herkesin dinini inandığı gibi yaşamasının teminatıdır.”[15]

“Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şarttır.”[16]

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

“Rabbim bizi hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırma. Bize katından bir rahmet bağışla. Muhakkak Sen el-Vehhab’sın.” (Al-i İmran 8)

Tarık Ebu Abdullah

Not: Bu yazının üslubundan ötürü kardeşlerimden özür diliyorum ama Abdullah Yolcu’nun üslubuna münasip olduğu için böyle yazdım.

 

 

    

 

 

 

          

 

 

 

        

 

 

[1] Minhacu’s-Sunneti’n-Nebeviyye, 4/183. Muessesetu Kurtuba baskısı

[2] “Ğurfetul-Fecri’l-İslamiyye”nin Şeyh Ebu Katade’ye yönelttiği soruları cevaplandırdığı görüntü kaydıdır.

[3] Basit, ihtisar ile 29:35.dk.-30:10.dk

[4] 28.07.2016’de Youtube’de “Ebu Katade el-Filistini’nin, Tayyip Erdoğan hakkındaki sözlerinin değerlendirilmesi” başlığı altında yayımlanan görüntü kaydı. 3:53.dk- 4.dk

[5]  6.40dk. – 09.06.dk

[6]  Et-Tevbe 66

[7]  0.30.-2.30.dk.

[8]  Bunu mezkûr fetvada değil daha sonra kendisine fetva hakkında sorulduğunda söylüyor. 

[9]  O vakit Cezayir’de cihad eden cemaat

[10]  El-Bakara 194

[11] https://www.youtube.com/watch?v=srUpypQGznc

[12]  https://www.youtube.com/watch?v=jXrWdY9MVTU

[13]  https://www.youtube.com/watch?v=RLZ86TBdXBY

[14]  https://www.youtube.com/watch?v=uXycRzYEnWw

[15]  https://www.youtube.com/watch?v=9CbcekLIKa0

[16]  https://www.youtube.com/watch?v=-bp6grWsIJA

Başa Dön

15 Ağustos, 2016 Tarık Ebu Abdullah